Ana Sayfa  /  DÜŞÜNCE  /  Afgani'nin Emperyalistlere ve Modernistlere Karşı Direnişi / Muhammed el-BEHİY
  • Facebook da Paylaş
Afgani'nin Emperyalistlere ve Modernistlere Karşı Direnişi / Muhammed el-BEHİY
  • 05-09-2014
  • 0 yorum
  • 12225 okunma
Afgani ortaya çıkan bu emperyalist tavra karşı topyekûn bir direnişi öngörmüştür. O bu direniş hareketi için Kur’an’a sarılmak, mezhep taassubunu ortadan kaldırmak, fırka ve grup taklidini bir tarafa bırakmak Kur’an’ı anlamada yaşanılan şartları göz önünde bulundurarak içtihada başvurmak, İslam’ın özünü bozan bid’at ve hurafeleri terk etmek gerektiğini ileri sürerek kitlelerde İslami dayanışma ruhunu uyandırmaya çalışmıştır.

Afgani, Batı emperyalizminin, İslam dünyasında Kur’an kaynağına dayalı bütün Müslümanları tek bir bağ içinde toplamaya yönelik İslami bilinci yok etmek için değişik biçimlere girdiğini görür. Afgani’ye göre bu biçimlerin en tehlikelisi, ortaya atılan türlü kuşkularla Müslümanları, inançlarından uzaklaştırmak ve bu inançları alttan alta özünden iğdiş etme/bozma çabasıdır. Afgani bu sözleriyle natüralist akıma dikkati çekmekte ve Hindistan’da ortaya çıkan bu akıma materyalistlerin mezhebi adını vermektedir. Afgani, bu sapık mezhebi, Müslümanların birlik çabasına karşın yönetilmiş bir tehlike olarak görmektedir. Afgani’ye göre bu mezhebin en tehlikeli yanı, yürütücülerinin Müslüman kılığına bürünmeleri ve önce de belirttiğimiz gibi, Müslüman kisvesi altında inancını zayıflatma, bozmaya çalışmalarından kaynaklanmaktadır.1 (el-Urvetul Vuska, 472-477)

Afgani, dehriler adını verdiği bu kişilerin aslında ne yapmak istediklerini, amaçlarının ne olduğunu açık-seçik belli etmiş olmasına rağmen, bir başka yerde bunu yapmakla amacın bu topluluğu karalamak değil sadece hakkı/gerçeği ortaya koymak olduğunu söylemektedir. O, bu konuda şöyle diyordu:

“Bu sözlerimizle hiç kimse Hindistan’daki dehrileri karalamak amacında olduğumuzu sanmasın. Hayır, gerçekte onların ilimden ve insanlıktan nasipleri yoktur. Onlar muhatap kabul edilmekten de çok uzaktadırlar. Ayrıca kınama ve eleştiri derecesinin bile çok altında kalmaktadırlar. Bizim amacımız sadece hakkı ilan etmek ve gerçeği ortaya koymaktır.”

Afgan’inin dehrilere cevabı şu üç noktayı kapsamaktadır:

1.       Dinin toplum için gerekli olduğunu belirtmek.

2.       Pozitivist materyalist mezhebin yayılmasının toplum için tehlikeli olduğunu göstermek.

3.       Bir akide din olarak İslam’ın diğer dinlerden üstünlüğünü ortaya koymak.

1-Din Toplum İçin Gereklidir:

Cemaleddin Afgani, bir akide olarak dinin bütün toplumlara belli başlı şu üç şeyi garantilediğini söylemektedir: a) Hayâ b) Emanet c) Doğruluk.

Afgani bu üç hususun dosdoğru bir yaşayış için nedenli önem arz ettiğini uzun uzadıya izah etmektedir. Afgani, kimi yerde doğrudan doğruya bu hususların özgün değerlerini izah etmekte, kimi yerde ise, pozitivist materyalist akımın bunlarla bir arada bulunmasının mümkün olamayacağını açıklamaktadır. Afgani bu açıklamalarında tasnif dışı üslubunu kullanmakta ve şöyle demektedir: “Dehrinin kuruntusu, emanet ve doğruluk faziletiyle, himmetin şerefiyle ve insanlık kemaliyle bağdaşmaz. Çünkü insan sınırsız şehvetlere sahiptir. Bu şehvetleri tatmin etmek için de tabiat belirli bir yol belirlemiştir. Tabiatın yolu ya kılıç ya da kuvvettir. Bu da kan dökmeye ve tahribata götürür. Yahut nefis şerefidir. Nefsin şerefi ise, örf ve adetle ve sınırlanır ve belirlenir. Bunun genel bir ölçüsü yoktur.

Veya hükümettir. Bu da ancak açıkta olan haksızlıkları bilir. Gizli ve saptırılmış yıldızlı bozuklukları ise hiç bilmez. Kaldı ki, hükümet adamları da bizzat bozgunculardan olabilir.

Yahut kâinatın yaratıcı ve idarecisine ve ebedi hayata karşılık vermenin onun elinde olduğuna inanmaktır. Zorunlu ve vacip olan şey de budur.”

Sonra şöyle devam etmektedir: “Söylediklerimizden kesin olarak anlaşılmıştır ki din: medeniyet ve insanlık cemiyetinin nizamı için gereklidir. Muamelelerinin bağlarını kurmada, hatta topluma yarayan her şeyde etkisi çok daha güzeldir. Bu dünya hayatında mutluluğu sağlayan bütün hususlarda ve beşeri ilerlemeler konusunda din daha bir faydalıdır. İnsanın mutluluğu için dinin kaçınılmaz bir gereklilik olduğuna artık şüphe kalmamıştır.2

2-Pozitivist Materyalist Akımın Topluma Zararları:

Pozitivist materyalist akımın topluma zararlarını Afgani, eski veya yeni hayatının bir döneminde bu akımın egemen olduğu değişik toplumların tarihlerinden örnekler vererek açıklamaya çalışmaktadır. Pozitivist akımın değişik biçimlerde şu şekilde ortaya çıktığını söylemektedir.

a-Grekler ’de Epikur akımı3

b-Farisiler ’de Mazdek akımı4

c-Müslümanlar arasında Batınilik akımı5

d-Fransızlar ’da Voltaire ve Rousseau akımı6

e-Türkiye’de Çağdaşlaşma akımı7

f-Avrupa’da ve özellikle Rusya’da Nasyonalizm (milliyetçilik) ve Sosyalizm akımı8

g-Amerika’da Mormon akımı9

Hicri dördüncü asırda Batinilik10 Mısır’da Müslümanlar arasına girdiği zaman onların hayatını bozmuştur. Afgani, Müslümanlarda zayıflama hadisesinin gerçekte Batinilik ve pozitivist materyalist inançların ortaya çıkmasından itibaren başladığını söylemektedir. Ona göre, bu zayıflığın başlangıcı ve belirtileri Haçlı seferlerine dayanmamaktadır. Belki bunlar, bu zayıflığın neticeleridir. O halde Haçlı seferlerine ve yine Moğol saldırılarına ortam hazırlayan bu materyalist inançlardır.11

Batıniler’in şöyle dedikleri söylenir: “Allah yaratılmışlara benzemekten münezzehtir. Mevcut olsaydı mevcutlara benzerdi. Yok, olsaydı, yok olanlara benzerdi. Onun için ne vardır, ne yoktur.”

Afgani sonra da şöyle demektedir: 18. asra kadar Fransızların bütünleşme dağılmama esasına dayanan güzel ahlakları vardı. Ne zaman ki Voltaire ve Rousseau çıktı ve din ile, ilahla alay etti, o zaman çözülme ve bozulma bütün hızı ile başladı. Fransız İhtilali’nin ateşini tutuşturan halktan çok kişinin ahlakını bozan onların fikirleridir. Onların görüşleri nedeniyle halk birçok mezhep ve meşrebe ayrılmıştır. Voltaire ve Rousseau akımına dayalı olarak “Commün” sosyalizm mezhebi kurulmuştur. Güzel inanç sahipleri baştan işin çaresine baksalardı bütün Fransa çapında sosyalizm yok olurdu.12

I.Napolyon'un Hıristiyanlığı diriltmek için yaptığı girişimler yeterli olamamıştır. Nitekim Selahaddin Eyyubi Haçlılara karşı kazandığı zaferlerle de İslam, ilk İslam toplumundaki üstün mevkiine kavuşmak konusunda mesafe kat edememiştir.

Osmanlıların son dönemlerinde ortaya çıkan zayıflamanın sebebi, bazı ileri gelenlerde ve yöneticilerde beliren dehrilerin vesveseleridir. Osmanlılarla Rusya arasında çıkan 1877-1878 Balkan savaşında Müslüman Türklerin Balkan yarımadası ve Yunanistan’dan çıkarılması için ihanet suçu işleyen komutanlar,13 pozitivist dehrilerin mezhebine mensuptular. Onun için kendilerini ‘yeni fikirliler’(asrın çocukları), (Jön Türkler) sayarlardı. Daha sonra boy veren İttihat ve Terakki Cemiyetinin amacı da belki bu fikirlerdir. Onun için bu komutanlar sahip oldukları yüksek rütbelere rağmen milletlerine ihanet ettiler ve alçaldılar. Osmanlı yaşam tarzını yıktılar ve basit bir süprüntü karşılığında halklarına zilleti getirdiler.14

Sosyalistlerin, nihilistlerin15 ve komünistlerin amacı ise, insani bütün nitelikleri ortadan kaldırmak, herkesi herkese mubah kılmak, herkesi her şeye ortak etmektir. Hepsi de, yeryüzünden mevcut bütün şeylerin tabiat tarafından başlandığı konusunda ittifak halindedirler. Kardeşlik, bu şeylerden eşit oranda yararlanmak içindir. Din ve mülkiyet, tabiatın çocukları, insanlar ile onun kutsal yasası (ortaklık ve ibahilik) arasında büyük iki engel ve kocaman iki settir. Tabii hakkın peşinde koşanlara düşen görev, bu iki esası söküp atmaları, kralları ve din temsilcilerini yok etmeleridir. Sonra toprak sahiplerine ve zenginlere yönelmeleri gerekir. Şayet onlar tabiatın yasalarına boyun eğer ve düşüncelerinden de vaz geçerlerse ne ala, vazgeçmezlerse, boyunları vurulur. Böylelikle başkaları da kutsal tabiat yasasına karşı gelmekten sakınıp ibret alırlar.16

Partileri çoğaldı ve başta Rusya olmak üzere Avrupa’da taraftarları giderek büyüdü. Kuşkusuz bu gruplar güçlenip yayılırlarsa ve eylemlerini apaçık sürdürürlerse, yukarıda belirttiğimiz gibi insan soyunun mahvolmasına sebep olabilirler.”17

3-İslam Dinin Üstünlüğü:

Cemaleddin Afgani, İslam dininden de söz ederek şöyle demektedir: “İnsanlığın ihtiyacı bakımından İslam, dinlerin başında gelmektedir. Çünkü İslam, başka bir dinde mevcut olmayan niteliklere sahiptir. Örneğin:

1-Akılları tevhit düşüncesiyle donanmış ve kuşkudan arınmıştır. Bu da kim olursa insanlardan herhangi bir kimsenin, hayır veya şer, fayda veya zarar üzerinde etkisi olduğuna ve yüce Allah’ın insan veya başka bir canlı kılığı suretinde göründüğüne yahut böyle bir mukaddes şahsiyetin kullardan herhangi birinin çıkarı için çetin acılara katıldığına dair bir inanca engel olmaktadır. Nitekim böyle vehimler (asılsız inançlar)Hindistan’da Brahmanizm, Çin’de Budizm ve eski İranlıların kalıntılarındaki zerdüştlük dinlerinde bulunmaktadır.18

2-Soylar imtiyazını ve sınıf farklılığını kaldırmış, beşeri meziyetleri sadece akli ve ruhi kemal esasına dayandırmıştır. İnsanlar birbirlerinden ancak akıl ve faziletle ve üstün olabilirler. Diğer dinlerden hiçbiri bu kaideyi böylece kabul karar altına almış değildir. Brahmanizm insanları sınıflara ayırmıştır. Yahudilik İsrailoğullarını diğer bütün insanlardan üstün saymıştır.

3-İnanmanın büsbütün taklit yoluyla değil, ikna yolu ile meydana gelmesini istemiştir. İslam dini ne zaman akla hitap etse, -ki hep ona seslenmektedir- hemen hemen delilsiz inananları kınayan ve zanlara uyanları kötüleyen tek din olmaktadır.

4-Öğretme işini yerine getirmesi için muallimi ve iyiliği emreden, kötülükten sakındıran edep hocasını tayin etmiştir.19 “Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve münkeri yasaklayan bir ümmet bulunsun”, “İnananlar toptan savaşa çıkmamalıdır. Her topluluktan bir zümrenin dini iyi öğrenmek ve toplumlarına geri döndüklerinde uyarmak üzere geri kalmaları gerekli olmaz mı? Ki böylece belki yanlış hareketlerden çekinirler” (Tevbe, 122).

Biri çıkıp da, “İslam dini anlattığın şeklide ise bu Müslümanlar neden bu denli kötü durumda acıklı vaziyettedirler?” diye itiraz edecek olursa, ona cevap olarak şöyle deriz: Müslümanların daha önce nasıl ve ne şekilde oldukları, dinleriyle nereye kadar ulaştıkları hemen herkesin malumudur. Burada yüce Allah’ın şu hükmünü belirtmekle yetineceğim: “Bir toplum kendini bozmadıkça Allah onların durumunu değiştirmez.”20

İngiliz Emperyalizmine Karşı Mücadele

Cemaleddin Afgani’nin Batı emperyalizmine karşı mücadelesinin ikinci kolu ise, özellikle engin İngiliz emperyalizmine yöneltilmiştir. Belki de bu Hindistan ve Mısır’da onunla yüz yüze gelmesinin bir sonucudur.

Mısır’da Mart 1871 ile 24 Ağustos tarihleri arasındaki sürede Cemaleddin Afgani, Mısır maliyesini teftiş etmek ve Hidiv’in boyun eğmeye mecbur olacağı maliye kontrol birimi kurmak için 1875 yılında gelen “Cave” heyeti ile yüz yüze geldi. Bu kontrol birimini, 1876 yılında kurulan “Borç Sandığı” birimi temsil etmektedir. Bunun yanında hükümetin harcamalarını denetlemek için iki kişiden oluşan ikinci bir kontrol birimi kurulmuştur. Bunlardan biri İngiliz, diğer kişi de Fransız’dır. Demiryollarını ve İskenderiye limanını idare etmek için karma bir komisyon da kurulmuştur. Sonra ikinci kontrol birimi geliştirilerek Ermeni asıllı Nubar Paşa'nın başkanlığında Maliye Bakanlığı için bir İngiliz ve Çalışma Bakanlığı katılacak karma bir bakanlık haline getirilmiştir.

Evet, İngiliz işgali resmen 1882 yılında oldu. Yani 1879 yılında, Cemaleddin Afgani Mısır’dan uzaklaştırıldıktan sonra meydana geldi. İngiliz işgalinden üç yıl önce Afgani’nin Mısır’dan çıkarılmasının İngiliz konsolosu Mr. Wivon’ın Hidiv Tevfik’e telkin etmesiyle meydana geldiği bilindiğinde, Cemaleddin’in Kahire’de ikamet ettiği süre içinde İngiliz nüfuzun temsil ettiği Avrupa nüfuzunun Mısır’da hangi boyutlara ulaştığı rahatlıkla anlaşılır. Mısır’dan uzaklaştırılması için Afgani’ye yöneltilen itham da, “Dini ve dünyayı bozmak için bir arayagelen serseri gençlerin derneğine başkanlık yapması”dır.

Hindistan’da İngiliz yönetimi ile yüz yüze gelmesi ise, bu ülkeye yaptığı üç ziyaretten anlaşılmaktadır.

Her iki yer de İngilizlerle yüz yüze gelmesinden önce Afganistan’da İngiliz oyunlarıyla baştaki hanedanın mensupları arasında çıkan iktidar ve hükümdarlık çekişmesi döneminde Cemaleddin, İngilizlerle ve sürtüşmek zorunda kalmış nitekim kendisi bu oyunların baskısı sebebiyle Hindistan’a gitmek durumunda kalmıştır. Nitekim kendisi bu oyunların baskısı sebebiyle Hindistan’a gitmek durumunda kalmıştır.

El-Urvetul Vuska gazetesinin ilk sayısında yazdığı ilk makalesinde Afgani, İngiltere’nin Mısır’ı işgal etmesinin İslam dünyası için yüz kızartıcı bir felaket olduğunu belirtmiş ve bu işgal belasını dökmek için Müslümanları güç birliği etmeye çağırmıştır.

O, bu makalesinde şöyle diyor:

“Mısır’ın başına gelen felaketten dolayı Müslümanların yürekleri yaralanmıştır. Yara büyük ve derin olduğu için hala bunun acılarıyla kıvranmaktadırlar. Bu da Müslümanlar için anormal bir şey değildir. Çünkü dini bağları dil ve soy bağlarından daha güçlüdür. Aralarında Kur’an okunduğu ayetlerinde okuyucusunun anladığı şeyleri olduğu sürece zaman, onları zelil etmeye güç yetiremeyecektir.”

Mısır’daki facia örtülü kederleri açığa çıkarmış ve hesapta olmayan üzüntüleri tazelemiştir. Müslümanların ruhlarında acı ve hüzün idraklerinde itikadın yayılması gibi yayılmıştır. Geçmişi andıkça ve günümüze baktıkça yokuş çıkar gibi Müslümanların nefesleri kesilmektedir. Teneffüsün hasret değil, genel seferberlik olmasını umarız. Adı, tamah olanı param parça edecek bir kıyamet olmasını bekleriz.”21

Başka bir yerde de şöyle diyor: “Bugünlerde Müslümanların birbirlerinden habersiz olduğunu ve bazılarının acısını çektiği şeyden diğerlerinin acı çekmediğini görüyoruz.”22

“Belucistan halkı, İngilizlerin Afganistan’da yapıp ettiklerini gördüğü halde ses çıkarmıyor ve Afganistan’daki kardeşleri için kılını kıpırdatmıyordu. Afgan halkı da aynı şekilde, İngilizlerin İran’a müdahalesini gördüğü halde bundan rahatsızlık duymuyor ve buna karşı ses yükseltmiyordu.

Bugün de İngiliz askerleri Mısır topraklarından kol geziyorlar burada her türlü ahlaksızlık ve edepsizliği işliyorlar da kimse kalkıp bunlara somut bir eylemle cevap vermiyor. Aynı zamanda, bu hareketlerden yürekler burkulan ve acıya gark olan kimselerin imdatlarını da göremiyoruz. İngilizlerin haksızlıklarının ve kötü niyetlerinin açığa çıkması için acaba yeterli zaman geçmedi mi ki, artık Mısır halkından hiç kimse onlara meyletmesin, hatta onlara buğz etmeyen ve onların helakı için bir şeyler yapmak istemeyen kimse kalmasın. Ama ne yapalım, korkuyu büyük gösteren ve azmin ellerini-ayaklarını bağlayan bizatihi vehmin kendisidir.”23

“Ey Mısırlılar! İşte evleriniz, namuslarınız, inancınız ve dininiz, şeriatınız ve ahlakınız! Düşman zorbalık ve kardeşlikle onlara tasarruf yetkisini eline geçirmiştir. Gördünüz, bunlar işlerinizi bozmuş, huzurunuzu kaçırmış, kamu yararlarınıza zarar vermişlerdir. Hatta vakıflar gibi sadece sizi ilgilendiren sahalara bile el atmışlardır.”24

Cemaleddin, bu yürekten sözleri ile Müslümanların kendi dinleri konusunda uyanık olmaya çağırmaktadır. Onları, kendilerini zelil hale getiren yabancı düşmanlara karşı birlik olmaya, İslami olmayan tüm uygulamalara karşı direnişe çağırmaktadır. Cemaleddin’in birlik ve dayanışmayı öngören bu çağrısı başka makalelerinde de tekrarlanmıştır.

Urvetu’l Vuska dergisinde yazdığı yirmi beş makalesinin on yedisinde Afgani şu ayet-i kerimelerin izahını yapmaktadır:

“Rabbimiz, sana güvendik, sana yönelik, dönüş sanadır.” Mümtehine, 4.

“Allah’ın geçmişlere uyguladığı yasası budur ve Allah’ın yasasında bir değişme bulamazsın”. Azhab, 62.

“Doğrusu bunda, kalbi olana veya hazır bulunup kulak verene ders vardır.” Kaf, 37.

“Toptan Allah’ın ipine sarılın, ayrılmayın.” Al-i İmran, 103

“Öğüt ver. Doğrusu öğüt inananlara fayda verir.” Zariyat, 55.

“Rabbinizden size indirilen kitaba uyun. Ondan başka dostlar edinerek onlara uyumayın.” Araf, 3.

“Allah’a ve peygamberine itaat edin. Çekişmeyin, yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider.” Enfal, 47.

“Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Doğrusu, kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” Yusuf, 87.

“Ey müminler! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin. Onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşımaktadır. Kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür.” Ali İmran, 118.

“Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazık ettiler.” Al-i İmran, 117; Nahl, 33.

“Andolsun, bizden kendilerinden öncekileri denemişken, insanlar, “inandık” deyince denenmeden bırakılacaklarını mı sanırlar?” Ankebut, 2.

“Yeryüzünde dolaşmıyorlar mı ki, orada olanları anlayacak kalpleri, işitecek kulakları olsun. Ama yalnız gözler kör olmaz, fakat göğüslerde olan kalpler de körleşir.” Hacc, 46.

“Biz yeryüzünde ezilmişlere iyilikte bulunmak, onları önderler ve varisler yapmak istiyoruz.” Kasas, 5.

“Kendilerine ayetler geldikten sonra ayrılan ve ayrılığa düşenler gibi olmayın.” Al-i İmran, 105.

“Bir millet kendini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” Rad, 11.

“Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah’ın verdiği nimeti değiştirmeyeceğinden ve Allah’ın işiten, bilen olmasındandır.” Enfal, 53.

“Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile, ölüm size yetişecektir.” Nisa, 78.

Batı emperyalizmine karşı siyasal makalelerini oluşturan diğer makaleleri de sahih bazı olayların izahını kapsamaktadır. Bütün bunlardan da, Cemaleddin Afgani’nin siyasal mücadelesini hangi İslami esaslar üzerine, nasıl dayandırdığı apaçık görülmektedir.

Hindistan’da, İngiliz emperyalizmine karşı verdiği mücadelesine gelince: Pozitivist eğilimi yaygınlaştırarak ve İslam öğretilerini kendine siper edinerek İngiliz yönetimine bağlı olma ilkesini işletmek ve İslam’da ilericilik adıyla Hindistan’da İngiliz emperyalizmiyle uyum içinde bir kuşak yetiştirmek isteyen Ahmet Han’ın sözde ilerici/bilimsel eğilimine karşı mücadele etmiştir. Ahmet Han ekolünün Hindistan’da İngilizlerle işbirliğini açığa çıkarmış, emperyalizmin akide, sosyal, ekonomik ve ulusal alandaki tahribatını gözler önüne sermiştir.

Bu şekilde sürekli İngilizleri despot, her türlü şeref ve kutsiyeti çiğneyen, insanları köleleştiren insanlar olarak tasvirlerden geri durmadığı gibi, Müslümanlara da, bu düşmanı İslam dünyasından sürüp atmaları gerektiğini daima ihtar etmiş ve dikkatlerini bu noktaya çekmiştir. Şöyle diyor Cemaleddin bir yazısında:

“İslam Müslümanlara, Müslüman olmayanlara/yabancılara boyun eğmelerini vacip kılmıştır. Hatta İslam’da en büyük esas, yabancı hâkimiyeti kaldırıp atmak ve egemen düşman güçlere karşı mücadele etmek sayılmıştır. Yoksa Müslümanlar, Salih kullar olarak yeryüzünde egemen olacaklarına dair Allah’ın vaadini mi unuttular? Onlar, Allah’ın cennet karşılığında, kendilerinden canlarını ve mallarını satın aldığını mı akıllarına getirmediler? Hayır, hayır! Muhakkak ki, İslam inançları Müslümanların kalplerini doldurmakta, onların iradelerinde hâkim bulunmaktadır.”25

Bu şekilde, yabancıların Müslümanlar üzerindeki velayetini kabul edenlerle reddedenler arasında Batı emperyalizmi gölgesinde derin bir husumetin ortaya çıktığına şahit oluyoruz. Aynı şekilde bu kabullenme çabalarının ilericilik ve akidede müsamaha olarak kabul edildiğini, reddetme çabalarının ise gericilik ve tutuculukla itham edildiğini de görüyoruz.

Eleştiren bir Müslüman veya siyasal bir davetçi olarak Cemaleddin Afgani’nin Batı emperyalizmine karşı mücadelesi işte budur. O, siyasal çağrısında da Kur’an ve sahih sünnetin esaslarına bağlı kalmıştır.

Müslümanların hep birbirleriyle dayanışma halinde dünyada etkin bir güç ve kendi kendilerine egemen bir ümmet haline gelebilmeleri için Cemaleddin’in teklif ettiği yol ise şu cümlede özetlenebilir:

“Hepsine hâkim olan tek kaynağın Kur’an, birliklerine yön veren şeklin de din olmasını dilerim.”  Yani hepsinin Kur’an hükmünü boyun eğmesi ve dinin şemsiyesi altında toplanması gerekir.

Bunun açıklamasına yaparak şöyle demektedir: “Müslümanlar ilk gelişmelerinde ulaştıkları seviyeye ulaştıktan ve savaşla ilgili her türlü gelişmeden, olgunluktan nasiplerini aldıktan sonra, askeri her türlü iftihardan nasiplendikten sonra, savaş, mücadele, taarruz ve savunma tekniklerinde diğer milletleri geçtikten sonra aralarında dinsel kılığa bürünmüş kişiler çıktı. Bunlar dinde bid’at çıkarıp, dine dinde olmayan şeyleri karıştırdılar. Böylelikle zorbalık kuralları yayıldı ve nefislere girinceye kadar zihinleri zorladı. Nihayet çalışmaktan alıkoyacak şekilde dizgini elinde tuttu ve ruhlara karıştı.

Bunun yanında hicri üçüncü ve dördüncü asırda zındıklar da dine karıştıracaklarını karıştırdılar.

Diğer taraftan Rasulullah’a nispet ederek hadis uyduranlar da hadis konusunda yapabilecekleri tahribatları yapmış oldular. Hâlbuki bu uydurma rivayetlerde açık bir biçimde gayret ruhunu öldüren zehirler vardır. Bunlardan akla takılan şeyler himmetlerde zayıflığa ve gayretlerde gevşekliğe mutlaka yol açmaktadır.

Hak ehlinin bu konudaki tahkikleri, sahih hadisle batıl (uydurma) hadisleri birbirinden ayırmaları da, halkı tamamen uydurmaların etkisinden kurtaramamış, özellikle talimde eksikliğin ve bütün halka dinlerinin gerçek esaslarını ve Rasulullah ile ashabının kendisine davet ettiği sabit temellerini göstermenin yeterince yerine getirilememesinden sonra bu etkinin artıkları temizlenememiştir. Doğru ve mükemmel şekliyle din eğitimi ve öğretimi sadece belirli yerlerde ve azınlık bir grup içinde yapılmıştır.

Müslümanların duraklamasının sebebi, belki gerilemelerini zorunlu kılan sebep, herhalde bu olsa gerek. Bugün de Allah’tan, kurtuluş için beklediğimiz sıkıntı ve geriliğin sebebi budur. Kur’an, Müslümanların gerçek imamları ve yegâne yöneticileridir. İşte bu sebepten Kur’an, Müslümanlardan, ülkelerini korumaları, velayetlerini sunmalarını, saldırganlara karşı savaşmalarını ve herhangi bir yol tahsis etmeden yahut bir tarzla kendilerini sınırlandırmadan her yoldan çıkarları için çaba göstermelerini emretmektedir. Bu Kur’an aralarında okundukça, başlangıçta oldukları gibi tekrar üstün olacaklarından ve zamanla kaybettiklerini yeniden kazanmak için atılım yapacaklarından kuşkumuz yoktur. O zaman denizcilik, savaş, çıkarma ve indirme tekniklerinde de haklarını korumak ve kendilerinin zelil edilmesini önlemek ve ümmetlerinin kaybolmamasını sağlamak için başkalarını geçeceklerdir.26

Devamla şöyle demektedir: “Ey okuyucu, gerçek ve bid’atlardan uzak din esaslarının, ümmetlere birlik, bütünleşme ve şerefi, hayat lezzetinden üstün tutmayı sağladığını; faziletleri aramaya, ilimlerini genişletmeye sevk ettiğini ve medeniyette onu zirveye götürdüğünü söylersem sözümü hiç şaşar mısınız?”27

“Hiç kuşkusuz, Kur’an diridir, asla ölmez. O’nun hamdinden nasip alan kimse mahmuddur.  Gazab ve nefretinden pay alan kimse de merdut ve memkuttur. Allah’ın kitabı neshedilmemiştir. O’na dönün, işlerinizde ve durumlarınızda O’nu egemen kılın. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir”28

“Öyle sanıyorum ki, âlimler bu farzı, emr-i bil ma'ruf nehy-i anil münker farzını kısa bir süre için yerine getirseler, Kur’an-ı Kerim’ın manalarını açıklayarak ve O’nu müminlerin nefislerinde dirilterek tüm vazetseler, Kur’an’ın kıyamete değin ne denli bir etkiye sahip olduğunu görürüz ve bu dünyada Müslümanların nasıl yeniden asıl şereflerine kavuştuklarını müşahede ederiz. Bu da yüce Allah’ın verdiği en büyük nimettir.”29

“Kur’an’a çağırarak girişeceğimiz dini hareket, halkın ve aydınların zihinlerinde yerleşen dini inanç ve şer’i nasslar hakkındaki yanlış anlayışlarının ve gerçek anlamları dışındaki tevillerinin kökünü kazımaya gayretten bir kinayedir. Örneğin, kaza ve kader ile ilgili nassları bir şeref kazanmak veya bir zilletten kurtulmak için davranmamalarını kendilerine vacip kılacak anlamda ele almaların kökünü söküp atacak gayretten bir kinayedir. Yine ahir zamanın bozukluğuna veya bu zamanın sona ermesinin yakınlığına delalet eden birtakım hadisi şerifleri, gayret ve başarı için çalışmaktan alıkoyacak tarzda ve Salih selefin hiç anlamadığı şekilde anlamalarını silip atacak bir çalışmadan kinayedir.

O halde Kur’an’ın diriltilmesi, sahih öğretilerinin halk arasında yayılması, dünya ve ahirette saadete götürecek tarzda sabit şekliyle izah edilmesi kaçınılmaz bir görevdir.

İlimlerimizi tehzib etmek, kütüphanelerimizi yenilemek ve anlaşılması kolay, elde edilmesi basit kitapların sayısını çoğaltmak aynı şekilde bir zarurettir. Bu kitaplarla ve kitapların kapsadığı ilimlerle ancak amaca ilerleme ve ulaşmamız mümkün olur.”30

Cemaleddin Afgani ekolünün elemanlarından biri olan Abdulkadir el-Mağribi, Kur’an’a dönüş ve bu dönüş mefhumunun sınırlandırılması hakkında bir de kendisiyle üstadı arasında Türkiye’de geçen konuşmalarından nakiller yaparak şöyle demektedir:

“Sadece Kur’an kurtuluşun sebebi ve davetin esasıdır. Kişilerin görüşlerinden, temel dayanak ve çıkarımlarından yararlanmak ancak bunlara birer vahiy olarak dayanmamak gerekir. Başkalarını Kur’an’a çağırırken, başka milletlere Kur’an’ın öğretisini sunarken bu beşeri görüşleri Kur’an’la birlikte taşımamak ve böylelikle vakit kaybetmemek gerekir.”31

Bu şekilde İslam cemaati tarihinde ve İslam ile ilgili olarak nakledilen şeylerde iki türlü kaynak meydana gelmiş olmaktadır. Biri, kesin olan Kur’an’dır ve O’nun makamında olan mütevatir sünnettir. Tevatür, icma’ ve Razulullah’ın bugüne kadar gelen mütevatir işleri Kur’an mefhumuna ve sadece Kur’an’a davet mefhumuna dâhil olan sahih sünnettir.32

Diğeri de kesin olmayan kaynaktır. Bundan yararlanılabilir, ancak buna Kur’an ve sahih sünnet gibi sarılmamak gerekir. Bu da Müslümanların Kur’an’la ilgili görüşleri ve İslam hakkındaki yorumlarıdır.

Bu şekilde İslam’ın ilk kaynaklarına dönüş belirlenmiş olmaktadır. Aynı zamanda Cemaleddin Afgani muhtelif İslami ekollerin (medreselerin) değerlendirilmesini de İbni Temiyye, ondan sonra Muhammed bin Abdulvahhab ve Muhammed Ali es-Sünüsi el-Kebir gibi yapmış olmaktadır.

Ne var ki el-Mağribi’nin, Cemaleddin Afgani’nin konuşmalarına dayanarak belirlediği icma’, el-Urvetu’l-Vuska’da Afgani’ye nispet edilen İcma’dan biraz farklı gibidir.33 Şöyle diyor Afgani:

“İslam şeriatında ittifakın derecesi, dini muhafaza derecelerinin en yücesine ulaşmıştır. Öyle ki ümmetin icma'ı ve bir işte ittifakı Allah’ın hükmünü ve bilgisini ortaya çıkaran bir şey olarak kabul edilmiştir. Şeriat, büyün Müslümanların icma’ı kabul etmelerini vacip saymış, inkâr etmeyi de dinden çıkma ve imandan sıyrılmak olarak kabul etmiştir.”

el-Urvetu’l-Vuska’daki bu ifade birinci derecede icma’ın, ümmetin icma’ı olduğunu, diğerinin ise, delil oluşu bakımından belirli bir zamanla sınırlı olmayıp her zaman ve her nesilde olabileceğini ifade etmektedir.

Hâlbuki sorduğu bazı sorulara verdiği cevaplardan naklen el-Mağribi’nin belirlemesine göre icma’, ashabın Rasulullah zamanında meydana gelen bir iş veya bir durum üzerinde ittifak etmeleridir. Bu tahditle icma bütün İslam toplumunda kesin delil olup Kur’an-ı Kerim’in mertebesine yakın bir mevkiye sahiptir.

Abdulkadir el-Mağribi’nin bu konuda ibaresi şudur: “İlk asırda Müslümanların zamanla meydana gelmiş ameli hükümlerden bir hüküm üzerinde icma’ etmeleri de bu şekilde olup Kur’an’la beraber yürüyen bir şeydir. Bilhassa Rasulullah’ın hayattaki amelleri Kur’an’ın tefsiri ve Kur’an’la ameldir.”34

İcma’ın anlamı ile ilgili iki nasıl arasındaki fark şudur: el-Urvetu’l-Vuska’nın nakle göre ashabın icmaından başka onların zamanından sonra meydana gelen icma’ bir hüccettir. el-Mağribi’nin nakline göre ise, ashabın icmaından başka meydana gelen icma’ hüccet değildir.

Acaba el-Mağribi’nin naklettiği el-Urvetu’l-Vuska’da varid olan icmanın genel anlamı için bir sınırlandırma (tahsis) sayılabilir mi?

Belki de. Ancak Cemaleddin’in el-Urvetu’l-Vuska’daki makalesinin ruhundan anlaşılan, bu genel anlamı kastettiğidir. Çünkü bunu kitleleşme, birlik ve ittifakın değerinden söz ederken söylemektedir. İşte burada Cemaleddin müçtehid bir düşünürden çok, bir halk lideri olarak görülmektedir.

Cemaleddin Afgani, Kur’an’a ve sahih sünnete dönüş çağrısını işte bu şekilde ortaya koymaktadır. Afgani’nin çağrısındaki düşünsel temel gayet açık seçiktir: Hiç kimseyi veya hiçbir şeyi Kur’an’ın önüne geçirmemek. Cemaleddin, bazı yazılarında, temel kaynakları bir olan ve genel maslahatları da birbirleriyle çelişmeyen Müslümanların başka sebeplerle birbirlerinden ayrılıp güçlerini tüketmelerine hayret ederek söyle demektedir:

“Afgan halkının, din kardeşleri olan İran halkından ne farkı vardır? Her ikisi de Allah’a ve Hz. Muhammed’in getirdiklerine inanıyorlar. Afganlıların bakışlarını kaldırması ve doğru bir fikir ve olgun bir akılla paylarına düşeni alıp İranlı kardeşleriyle ittifak etmeye adım atmaları gerekir. Genel çıkarlarda, iki taraf arasında, üzerinde ihtilaf edilecek bir şey yoktur. Hepsinin aslı birdir. Bağların en şereflisi olan İslam bağı hepsini birleştirmektedir.”

Cemaleddin, içerde ve dışarıda Müslümanların daha bir güçlü olmalarını sağlamak için onların aralarındaki farklılıkları azaltmaya çalışmaktadır. Cemaleddin, İslam’ı bütüncül olarak ele almakta, özellikle de Müslümanların yabancı müdahaleler karşısında benliklerini yitirmemelerini, bağımsızlıkları için direnmelerini istemektedir.

Ancak Cemaleddin, Mısır’da talebesi Muhammed Abduh’un ve Pakistan’da Muhammed İkbal’in yaptığı gibi metot belirleme, genç kuşakları yetiştirme konusunda sistematik bir biçimde izlenecek yöntemleri açıklama çabasına girişmemiştir. Afgani bu türden çabalara ve uyanış hareketine kaynaklık etmiştir sadece. Yani kendi döneminden bir çığır açıcıdır O.

Muhammed İkbal’in metodu, "İslam’da dini düşünce kavramlarını yeniden yorumlama, onlara zindelik kazandırma” amacını taşıyordu. Muhammed Abduh’un metodu ise, İslami terbiye veya eğitim olarak bilinmektedir.

Cemaleddin Afgani ve İbn-i Teymiyye

Cemaleddin Afgani’nin başlattığı hareket 19. asrın ikinci yarısında Mısır’dan Batı emperyalizmine karşı bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Batılıların Mısır’ı işgal etme ve sömürme arzuları Süveyş Kanalı projesinden itibaren kendini göstermiş, bu arzu Hidiv İsmail zamanında yapılan projenin açılış töreninde belirginlik kazanmış ve nihayet 1882 yılında İngiltere’nin Mısır’ı işgaliyle arzu resmiyet kazanmıştır.

Afgani ortaya çıkan bu emperyalist tavra karşı topyekûn bir direnişi öngörmüştür. O bu direniş hareketi için Kur’an’a sarılmak, mezhep taassubunu ortadan kaldırmak, fırka ve grup taklidini bir tarafa bırakmak Kur’an’ı anlamada yaşanılan şartları göz önünde bulundurarak içtihada başvurmak, İslam’ın özünü bozan bid’at ve hurafeleri terk etmek gerektiğini ileri sürerek kitlelerde İslami dayanışma ruhunu uyandırmaya çalışmıştır. Cemaleddin, emperyalizm ile mücadelede Müslümanların daha bir güçlü ve dinamik olmalarını istemiştir ısrarla.

O günkü Müslümanların zayıflığı; mezheplerin çokluğu, bu mezheplere mensup kimselerin birbirleriyle çelişkileri, körü körüne taklit ve katılıktan doğan düşmanlıkları, evliyanın kerametleri, evliyaların şefaate ve aracılığa yetkili oldukları türden bid’at ve hurafelere inanıp gerçek İslam’dan uzaklaşmaları gibi konularda çokluk kendini göstermiştir. Bunun yanında ayrıca zayıflığa neden olarak, tasavvuf adı altında sunulan kimi sapık anlayışları ve Cebriyeciliğin adeta kabul görmesini de sayabiliriz. Hiç kuşkusuz bütün bu faktörler bireysel ve toplumsal hayatta olumsuz bir rol oynamıştır.

Müslümanları tekrar kuvvetli olmaları, ancak bütün bu olumsuz faktörlerin terk edilmesi, bütün Müslümanların Kur’an’a sarılmaları ve salih selefin gittiği yoldan giderek içtihada başvurmaları ile mümkündür. Daha önce İbn-i Teymiyye'nin kuvvet ve bütünleşme için önerdiği yöntem, Cemaleddin Afgani’nin sarıldığı ve benimsediği yöntemin ta kendisidir.

İkisi arasında bu noktada bir farklılık yoktur. Sadece İbn-i Teymiye çok yönlü ve derinlikli bir İslami bilgiye sahip olduğu için eleştirilerinde dinsel ve mantıksal deliller kullanmış, ortaya koyduğu görüşleri kesin delillerle ispatlayan kitap, mektup ve risaleler yazmıştır. Cemaleddin Afgani ise daha çok emperyalizme karşı bir direniş bilinci oluşturmak gibi bir yol tutmuştur. Şurada burada konuşmalar yapmış, ateşli nutuklar çekmiş, Müslümanların önde gelen lider ve idarecileri ile yüz yüze görüşmelerde bulunmuştur. Cemaleddin bütün bunları somut bir direniş ortaya koymak için yapmıştır. Nitekim konuştuğu ve görüştüğü herkesi emperyalizme karşı eylemde bulunmaya çağırmıştır.

İbn-i Teymiyye kitap ve risalelerle çalışmalarını sürdürmekteydi. O, kuramsal nakli veya mantıksal kanıtlarla bid’at ve hurafelere karşı çıkmak zorundaydı. Çünkü İslam toplumu içindeki karşıtları kendisini böyle bir yola sevk etmişlerdi. İbn-i Teymiyye'ye karşı olanlar değişik gruplara mensup Müslümanlardı.

Cemaleddin Afgani ise, şartların zorladığı bir yöntem ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Çünkü emperyalistlerle etkili bir biçimde mücadele etmek için önünde başka bir yol yoktu. Cemaleddin adeta düşmanları tarafından tehdit edilen şartlar çerçevesinde bir mücadeleye koyulmuştu. Bu mücadelede, daha önce belirttiğimiz gibi, siyasal karakterli bir mücadeledir. Emperyalizmin olanca çirkinliğiyle gelip egemen olduğu Müslüman toplumlarda, kitlelerin dini duygularına hitap edip onları direnişe çağırmaktan başka çıkar bir yol yoktu. Ya emperyalistlerin egemenliğine rıza göstermek gerekiyordu ya da onlara karşı koymak. Cemaleddin ikinci yolu seçti ve Müslüman halkları başlarındaki emperyalist kâfirlere karşı direnişe çağırdı. Çünkü bu halklardı emperyalistler tarafından zelil durumuna düşürülen. Bunları ilmi delillerle ikna etmekten önce rıza gösterilmemesi gereken bir durum karşı uyarmak gerekiyordu.

Buna rağmen Afgani, ölümünden sonra yerine geçecek öncü bir kuşak meydana getirebilmiştir. Sağlıklı bir bilgi ve duyarlı bir bilinç ile İslam’ın temel niteliklerini kavrayan tecrübeli bir kadro oluşturmayı becerebilmiştir. Cemaleddin yabancı saldırılara karşı halkın veya halkların lideri olmakla kalmamış, aynı zamanda bir düşünce adamı olarak da İslam’ın anlaşılması konusunda öncülük etmiştir. Şayet O, İslam dünyasını uyandırma ve bilinçlendirme konusunda bir lokomotifi gibi ardından sürüklememiş olsaydı, ondan sonra gerek İslam’ın anlaşılmasında olsun, gerekse değerlerinin takdir edilmesinde olsun o gün akranları arasında derin ve geniş bilgisiyle dikkatleri çeken Muhammed Abduh gibi şahsiyetleri bile belki de göremezdik.

Bunun dışında bir de defalarca belirtilen şu farka değinmemiz gerekir: İbn-i Teymiyye ve Cemaleddin Afgani’nin hareketleri kendi özgün şartları içinde doğmuş ve bu şartlar gereği belirli karakterler kazanmıştır. Cemaleddin’in içinde bulunduğu şartlar onu karşı bir eyleme sürüklemiştir. Bu yüzden hareketi tepkici ve siyasal bir görünüm arz etmiştir. Çünkü kendisi, bünyesinde Haçlı zihniyetini taşıyan emperyalist siyasal karakterli saldırılara karşı koymak durumunda idi. Birinci Dünya Savaşı sonunda Kudüs’ü işgal eden Lord Allenbey şu ünlü sözüyle saklı niyetlerini açığa vurmuştur: “Haçlı seferleri şimdi bitti ve muzaffer oldu.”

Oryantalistlerin Cemaleddin Afgani’yi Değerlendirmesi

Cemaleddin’in çok yönlü ve üstün çabalarını, Bat emperyalizmine karşı dinmeyen hareketine ve bu harekette uzun vadeli direncine rağmen oryantalistler O’nu, düşünsel alanda derin ve yeterli, İslam’ın düşünce ve öğretilerini sunmada İslam’a yarar sağlayabilecek bir kişi olmadığı esasına göre tartmaya ve takdir etmeye çalışmaktadırlar. Kahire’de “Mecmau’l-Lugati’l-Arabiyye” üyesi İngiliz oryantalist Gibb “The Modern Trends in İslam” kitabında Muhammed İkbal’in Cemaleddin Afgani için söylediklerine dair şöyle demektedir:

“İkbal, Cemaleddin’in İslam düşünce tarihinde ve İslami hayatta derin ve görüşe sahip olduğunu söylüyor. O, Cemaleddin’in zihni gücünü insani tevcih ve insan için itikadî hayatın bir nizamı olarak İslam’ın hizmetinde yoğunlaştırsaydı bugün İslam dünyasının çok daha güçlü bir esas üzerinde bulunacağını inanıyordu.”

Gibb bu görüş için şöyle demektedir: Cemaleddin’in yayınlanan tek çalışması “er-Reddu ala’d-Dehriyyin” kitabıdır. Bu da İkbal’in haber verdiği tarzda Cemaleddin’in böyle bir akli güce sahip biri olduğunu kesinlikle ifade etmez.”35

Gibb’den başka mesela Brown yahut Adams gibi oryantalistlerin kitaplarına baktığımızda da Cemaleddin Afgani’nin Batı emperyalizmine karşı kinle dolu bir kişi olduğunu, verdiği hükümlerde ve ölçülerde aşırı duygusal hareket ettiğini görüyoruz. Başka oryantalistlere göre de, nicelik ve nitelik bakımından Cemaleddin’in düşünceleri çok basittir, sığdır.

Oryantalistler Cemaleddin’i bu şekilde takdir etmekte ve tanıtmaktadır. Çünkü Cemaleddin Batı emperyalizmine karşı açıkça cephe almış, ona karşı koymada iradesi zayıflamamış, Batı’nın eksiklikleri karşısında gözünü yummamış ve onların meddahlığını yapmamıştır. Hıristiyanlığa karşı İslam’ı yüceltmiş ve sunmuştur. Oryantalistlerin inceleme ve araştırmalarında onun yazılarını nasibi, “Reddu’l Mantık“ kitabında yazdıklarından dolayı dar görüşlü insan aklını takdir etmekten acizlik diye tasvif edilen İbn-i Teymiye’nin yazılarının nasibinden farklı olmamıştır.

Hâlbuki Allah biliyor ki, İbn-i Teymiyye bu kitabıyla İslam’ın revaç bulması ve kollarının ölçülmesi için Grek mantığına ihtiyacı bulunmadığını, İslam’ın gerek Allah’a davet konusunda ve gerekse hidayet meselesinde apaçık bir metot izle özel bir üslubu bulunduğunu belirtmek istemiştir. Ne var ki İbn-i Teymiyye’ye karşı duyulan kin ve nefretin gerçek sahibi, O’nun Beytu’l Makdis’i Müslümanların elinden almaya çalışan ve birliklerini dağıtıp mukaddes değerlerini yıkmaya çalışan Haçlı zihniyetinin şahsında Hıristiyanlığa yönelttiği eleştirilerdir.

Cemaleddin Afgani’nin dinsel ve siyasal mücadelesini anlatmaya son vermeden önce 1883 yılında Paris’te bulunduğu bir sırada onun Fransız oryantalist Ernest Renan’a verdiği cevap üzerinde kısaca durmak gerekiyor. Ernest Renan, Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Mart 1883 yılında “İslam ve Bilim” konulu bir konferans vermiş ve bu konferansta İslam’ın bilimsel çalışmaları teşvik etmediğini, belki getirdi gaybiyata ve olağanüstülüklere dayalı inancından, ayrıca kaza ve kadere tam teslimiyet (cebr)inancından dolayı bilimsel çalışmaların önünde bir engel teşkil ettiğini söylemiştir. Cemaleddin Afgani “Journal Des Debats”ta buna cevap yazmış ve özetle şunu demiştir:

“İnsan, konferans metnini baştan sona kadar okuduktan sonra sormaktan kendini alamıyor: Bu kötülük acaba İslam dininin bizatihi kendisi sanki kendisinden mi kaynaklanmış, yoksa İslam’a sonradan giren veya girmeye zorlanan ulusların ahlakından, adetlerinden ve doğal yeteneklerinden mi kaynaklanmıştır?”36

Bunun anlamı şudur: bir din ve Allah’ın hidayet yolu olması bakımından İslam, değerlendirmeye tabi tutulurken O’na kişilere ait anlayış ve adetlerin nispet edilmesi gerekir. Yani İslam değerlendirilirken insanın akıl ürünü şeylerini veya miras olarak aldığı adetlerini tek ölçü olarak almamak gerekir. Çünkü İslam’ın özgün kaynakları bunlardan ibaret değil.

Bizzat bu meseleyle ilgili olarak İmam Muhammed Abduh’un Ernest Renan’ın söylediklerine verdiği cevabı ileride göreceğiz. O zaman Abduh’un cevabı ile üstadının cevabı arasındaki fark açıkça ortaya çıkacaktır. Hemen belirtelim ki bu cevapta Muhammed Abduh, düşüncenin değerlendirilmesinde, bu değerlerle onları taşıyanların ve bağlı olanların değerleri arasında bir ayrımın yapılması gerektiğini açıkça belirtmiştir. O, Renan’ın İslam’ı karalamak için kendisine hareket noktası olarak seçtiği kaza ve kader inancını cebr denilen şeyden tamamen uzaklaştıracak şekilde izah etmiştir. Aksine bu inancın, kendi bağlılarını hayatta daha çok çalışmaya ve daha olumlu gayrete sevke den güçlü bir etken olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde Muhammed Abduh soruna doğrudan girebilmiş, İslam’a ve onun akidesine sonradan girmiş olan anlamı reddederek bizzat İslam tarihinde kaza ve kaderin anlamını belirleyebilmiştir. Sonradan İslam inancına, daha doğrusu kaza ve kader anlayışına arız olan cebr(insanın iradeden yoksun oluşu) anlayışına şu neticenin tesis edilmesine çalışılmaktadır: Bu inanç çalışmamaya davet eder, öyleyse bu bir nevi fatalizm (kadercilik)dir, yahut tekavül (hiç bir şey yapmadan her şeyi kadere bağlama ve onu suçlama) mezhebi olarak bilinen şeydir.

Sonra Cemaleddin Afgani’nin Renan’a cevabı Hindistan’da Dehrilere verdiği cevap kadar derin olmadığı gibi, Muhammed Abduh’un düşünce karakterini oluşturan güçlü bir üslup ve düşünce derinliğine sahip değildir. Burada Cemaleddin’in verdiği cevaba kısaca değinmek istedik siyasal görünümüyle Batı emperyalizmine ve onların Müslüman kimlikli propagandistlerin telkin ettiği sapık inanç ve çarpık düşüncelere, emperyalizmin İslam toplumunun içine soktuğu sapkın anlayışlara karşı verdiği mücadeleyi tasvir tablosunu tamamlamak için bu cevabını kısaca vermeye çalıştık.

Cemaleddin yaklaşık 30 yıl süren Batı emperyalizmine karşı çetin mücadelesinden sonra Miladi 1897 yılında vefat etti. Ama vefatıyla ile beraber (Allah rahmet eylesin) mücadelesi ve düşünüşteki eğilimi bütün İslam dünyasında ve bilhassa emperyalizmin bütün çirkinliğiyle egemen olduğu yerlerde alabildiğine yayılmıştır.

Cemaleddin İstanbul’da vefat etti. Onun köklü etkisi Mısır’da Muhammed Abduh ve ıslahat ekolünde görüldü.

Cezayir’de 1940 yılında vefat eden merhum Abdülhamid bin Badis tarafından kurulan Cezayir Âlimleri Cemiyeti’nde, Endonezya’da el-Menar Tecdidi Hareketinde, Hindistan’da Ehlül Hadis Cemaatinde ve (1941 yılında vefat eden Muhammed Şibl en-Numani tarafından kurulan) Nedvetü’l-Ulema’da ve 1948 taksiminden sonra Pakistan’ın Peşaver kentindeki Ekori’ye nakledilen Hindistan’ın Ezheri Diyobend’deki Daru’l Ulum medresesinde Cemaleddin etkileri kendini gösterdi. Bütün bu hareketlerde bir tek hedef görüyoruz o da İslam yurdunun Batı emperyalizminden kurtarılması ve düşüncede emperyalist akıma karşı savaşılmasıdır.

Bu hareketlerin hemen hepsi de İslam yurdunun emperyalizminden kurtarılması ve Müslümanların yeniden kardeşlik ilkesi etrafında dayanışma içine girerek kuvvetlerini kazanmaları gerektiği ilkesine dayanmaktadır. Yine bu hareketlerin dayandığı temel ilkelerden biri de düşünüş ve davranışta, İslam öğretisinin yorumunda bid'at ve hurafelere karşı çıkmak, Müslümanların düşünce ve davranışlarına arız olan yabancı unsur ve çirkinlikleri set çekmek ve Müslümanların bakışlarını İslam’ın temel kaynaklarına(Kur’an ve sahih sünnete) yöneltmektir. Başka bir deyişle, Müslümanların düşünce ve davranışlarını bu temel kaynaklardan kalkarak yeni baştan düzenlemektir.

Düşünce planında Batı emperyalizmine karşı verilen mücadeleye gelince: Bu da yayılan kuşkulara karşı koymak, İslam’ın kaynağı olan Kur’an’ı Kerim ve sahih sünnet nasları hakkında yapılan kasıtlı yanlış açıklama ve yorumlara karşı koymak, bilimsel ve tarihsel üslup ile bu nassların bilerek zayıflatılmak ve yok edilmek istendiğini göstermek esasına dayanmaktadır. Bunun yanında İslam kurallarının çağdaş Müslüman bir akılla ele alınıp açıklanması eski Hint, Grek, Sasani medeniyetleri devrinde olsun, İslam medeniyeti döneminde olsun buhar ve makine çağında olsun, yahut Cemaleddin’in göremediği atom ve elektronik veya robot insanlar asrında olsun, İslam kurallarının bütün bu dönemlerdeki insanları doğru ve salim bir şekilde yönetmek için geldiğinin belirtilmesi, bütün bu kuralların hem teorik hem de pratik açıdan yorumlanması esasına dayanmaktadır.

Cemaleddin Afgani’nin mücadelesini yeniden dile getiren bu hareketlerde amaç ve araç bakımından bazı kuşkuların Mısır’da Muhammed Abduh’a nispet edildiğini görüyoruz. Mısır’da giriştiği İslami kavram ve anlayışları yeniden belirleme ve geliştirme biçimindeki ıslahat hareketinden dolayı Muhammed Abduh bazı kuşkuların nispet edildiğini görüyoruz. Aslında bu diğer kurtuluş ve ıslah hareketleri ölçüleri içinde geçerli olmuştur.

Muhammed Abduh’a nispet edilen Müslüman çocuğu eğitip yetiştirmek, halkı ıslah etmek, araştırmacı ve davetçileri yetiştirmek, kadını okutmak ve milli eğitim için yeni bir metot geliştirmek gibi şeylerin aynı şekilde bu hareketlerin ilkelerinden bir ilke olduğunu görüyoruz. Ancak miktar veya tür bakımında bunların arasında belki bir fark bulunabilir.

Herhangi bir ilke ve esas üzerinde değil, sadece İslam esası üzerinde ve yine İslam için bütün Müslümanlar arasında genel seferberlik düşüncesi bütün bu hareketlerin özetidir.

Bu esaslar Batı emperyalizmine karşı koyan İslami düşünce eğilimin genel bir tanımı ve tanıtılmasıdır.

Buna karşı olan (emperyalizme taraftar) eğilime gelince: emperyalizm anlamıştır ki, Hindistan, Asya Afrika hatta Avrupa’nın kendisinde Londra ve Almanya’da meydana getirip yayılmasına yardımcı olduğu ve kurduğu yeni akide mezhebi arzu edilen yayılmayı ve ilgiyi bulamayacaktır. Çünkü daha önce de belirtildiği gibi İslami esaslara aykırılığı apaçık ortadadır. Bununla beraber emperyalizme göre bu yeni akidenin desteklenmesi ve korunması gerekir. Çünkü etkisine miktarda olursa olsun karşıt bazı Müslümanların dinin meseleleri üzerinde düşünmeye sevk edecektir. Onlar arasında tartışma ve mücadele getirecek, emperyalizme karşı direniş ve baskılarını hafifletecek şekilde vakitlerini alacaktır. Böylece emperyalizmin kendi emniyeti için başvuracağı başka bir üslup kullanılarak Müslümanların uyanışı zayıflatılacaktır. Emperyalizm Müslümanların gruplara bölündüğünü ve birbirleriyle cebelleştiğini görmedikçe, Müslümanlarda İslami değer ve esasların zayıflığına tanık olmadıkça, kendini güven içinde hissetmeyecektir.

Onun için emperyalizm, İslam’da reform eğilimi ve İslam’ın öğretileriyle bilim yahut tabiat kanunları arasında uyum sağlama gayreti olan Ahmed Han’ın eğilimini yeniden teşvik etmiş ve desteklemiştir. İşte burada ve 19. Asrın sonundan itibaren İslam düşüncesinde reform eğilimi başlamıştır. Apaçık gayesi de, bilimle din arasında uyum sağlamak(!) ve çağdaş batı düşüncesi ışığında akidenin esaslarını bir daha gözden geçirmektir. Mısır, Hindistan, İran, Türkiye ve daha başka yerlerde bu anlayışta reformcular türedi.

Emperyalizmin yerli işbirlikçileri eğitim, öğretim ve devlet eliyle yapılan propaganda araçlarında bu mesajı iletme ve yayma görevini üstlendiler. Okul programlarında, hükümet dairelerinde ve Müslüman toplumların hayatında İslam kültürüne saldırı ve baskı uygulama görevini üstlendiler. Bu şekilde Hindistan Endonezya ve Cezayir’de Mısır’daki Dunlop tarzında başka Dunloplar meydana geldi. Eğitim-öğretimde, biri dini, diğeri medeni olmak üzere iki ayrı tarz ortaya çıktı. Medeni eğitim ve öğretim ilerici olandır. Dini eğitim-öğretimi ise gerici olandır. Medeni kültür almış olanlar devlet görevlerini almaya daha layık ve tercih edilir oldu. Ama dini kültür sahibi kimseler bu anlayıştakilerin gözünde görev almaya layık olmadıkları gibi toplumsal hayatta etkin bir rol sergilemeye layık değillerdi.

Mısır’da Ezher mezunları, Hindistan’da Diyobend Daru’l Ulum medresesi, Tunus’ta Zeytune Üniversitesi, Mağrib’de el-Karaveyyin Üniversitesi mezunlarının tümü hayat kervanında gerilik sıfatını taşımaktadırlar. Herhangi bir şey için değil, sadece İslam kültürünün taşıyıcıları emperyalizme düşman İslam düşüncesinin davetçileri oldukları için bu sıfat onlara yakıştırılmıştır. Bu şekilde İslam toplumu her bölgede iki kampa bölündü. Her biri diğerine karşı hiçbir değer tanımamak ve muamelede kötü tavır takınmak suretiyle kin ve nefret besliyor.

Medeni veya dinsiz yahut İslam dışı kültür sahipleri arasında da yenilik propagandacıları grubu ortaya çıktı. Bunun yanında İslami kültür sahipleri arasından da dini ıslahata ve dini değerlerin şerefini yüceltmeye davet eden çok küçük bir grup çıktı.

Onun için Muhammed Abduh’un Mısır’da Ezher’in ıslahına davet ettiğini ve Ezher’in ıslahı ile Müslümanların ıslahını ve İslam risaletinin gerçeği gibi anlaşılmasını birbirine bağlı saydığını görüyoruz. Sonra bir taraftan bu ıslahın batı emperyalizmine karşı direnişle, diğer taraftan İslam ümmetinin bizzat kendi kendine ayakta durmasının birbirine bağlı olduğunu kabul ettiğine tanık oluyoruz.

Muhammed Abduh’un Ezher Üniversitesini ıslah daveti ile birlikte Cezayir’de de “Cemiyyetu’l Ulema” yolu ile benzer bir hareket meydana gelmiştir. Bu cemiyet köylerdeki ilkokulları, Kur’an dili Arapçayı koruyup devam ettirmek ve İslam ruhu ile kardeşlik bilincini sürdürmek amacıyla mümkün olduğu kadar Kur’an’ı Kerîm’i hıfzettirme (Kur’an kursları) merkezlerine çevirmeye özen göstermiştir. Bugün Cezayir Müslümanları ile Batı emperyalizmi arasındaki kanlı mücadelede bu cemiyetin etkileri apaçık görülmüştür. Yaklaşık 125 sene geçmesine rağmen emperyalizm bu ruhu etkileyememiştir. Emperyalizmin Arapçaya savaş açıp onu çok dar bir muhitte sıkıştırma düşüncesi kursağında kalmıştır. Aynı şekilde Müslüman Doğuda emperyalist politikanın yönlendirilmesinde görüşleri alınan ve kendilerine danışılan oryantalistlerin çalışmaları ve araştırmaları ile oryantalizm propagandaları yolu ile İslam’ı saptırma ve bozma emelleri de fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Mısır’da Muhammed Abduh davetinin benzeri bir hareket de Ehlu’l-Hadis medreselerinde olsun, Diyobend’deki Daru’l-ulum medresesinde olsun meydana gelmiştir.

Bütün bunların yanında emperyalizm, İslam’la yakından ilişkili olduğu kadar uzak yeni bir düşüncenin müjdesini vermekten geri durmamıştır. Bu düşüncenin başarılı olması durumunda Müslümanların gerçek İslam’a olan inanç ve bağlılıktan zayıflatmak mümkün olacaktı. Başarılı olmazsa, en azından Müslümanlar arasında çatışmalı ve kararsız bir ortam meydana getirecek ve dolayısıyla Müslümanların mazisini sarsmış olacaktı.

Bu da bazı yörelerde olduğu gibi Arapçayı Latin harflerle yazma ve hafif kültürü yayma düşüncesidir. Yazı üslubunda, radyo dilinde ve makalelerde halk dilini kullanma düşüncesidir. Bütün bunlar bir taraftan vakıaya (mevcut şartlara ve hayata) uygun olduğu, bir taraftan da Batı ile Doğu arasındaki ikiliği ve bölünmeyi azaltacağı iddiasıyla ortaya atılmış ve sunulmuştur.

Hâlbuki bütün bu düşünceler, Müslümanlarla mazileri arasında kalın bir perde çekme amacına dayanmaktadır. Ancak haksızlığa ve zulme uğrayan İslam ümmeti, haklarını elde etmek için girişeceği bir mücadelede köksüz kalsın ve bu köksüzlük sebebiyle basit bir rüzgârın önünde dahi yıkılıveren bir ağaç haline gelsin.

Bütün bunların yanında Batı emperyalizmi diğer halkları yönlendirecek bir politika belirlemekten de geri durmamıştır. İslam düşüncesini kendi doğrultusunda ve kontrolü altında yönlendirmede, değerini küçümseyerek, onu eğitim-öğretim alanından uzaklaştırarak ve görev almaya çalıştıkları dar çerçeve içinde bu kültürü taşıyanları basit, maddi ve hor bir bakış açısıyla takdir ederek bu kültürü zayıflatmada ve değersiz göstermede belirlediği strateji yanında başka yerlerdeki Müslüman halkları idare edecek yeni yeni politikalar belirlemekten de geri kalmamıştır.

Örneğin, Lübnan’daki yakın doğu halklarının İslam esası üzerinde birleşip bloklaşmasını önlemek için göstermelik, yüzkarası istatistik ve sahte sayımlarla grupçuluk sorununu meydana getirmiştir.

Bu halkların Arapça dil esaslarına, ortak Arap tarihinde ve bunların bağlı bulunduğu İslam esaslarına dayalı bütünleşmelerinin önüne geçmek için Müslümanlar arasında Yahudi bir devlet olarak İsrail devletini kurmuştur.

Kudüs’ün devletlerarası ortak bir yer haline getirilmesi kararı da, (barbar) Müslümanları insanlığın beşiği(!)nden uzaklaştırmaya çalışan Haçlı dünyasının düşüncesini gerçekleştirmeye yönelik Batılı emperyalist ve siyasal bir çabadan başka bir şey değildir.

İkinci Dünya Savaşı ertesinde, Mısır’la Vatikan arasında diplomatik ilişkilerin kurulduğu Mısır’ın devrimci hamlesi döneminde Vatikan’da görevli Mısırlı bir bakanın yüzsüzlüğüne ve basitliğine burada değinmek isterim. Mısır Dışişleri Bakanlığı’na rapor üstüne rapor yazıyor ve Kudüs’ün devletlerarası bir yer haline getirilmesine dair Vatikan’ın görüşünü göklere çıkarıyordu. Bundan daha korkuncu Katolik Hıristiyanlığın İslam ile yakınlaştırılması peşinde koşuyor, kültürel ve devletlerarası alanlarda ikisinin işbirliği yapmasını istiyordu.

Bizzat Vatikan’ın Mısır’da Hıristiyan Azizlerin adını veya Hıristiyan dininden isimler taşıyan onlarca okulları vardır. Belirttiğimiz gibi bu okullar, Scarcae, Alardi Die, Alfarir, Alcezvit gibi Hıristiyan isimler taşımakta, Fransızca, Almanca, İspanyol ve İtalyanca dillerle eğitim öğretim yapmaktadır. Hepsinin hedefi birdir ve yönlendirilmesiyle idaresi Vatikan devletinin temsilcisi ve Mısır’da Hıristiyanlığın manevi temsilcisi konumundaki bir meclis tarafından yapılmaktadır.

Keşmir sorunu da, Pakistan’ın kalkınmasının ve özellikle tarım alanında ilerlemesinin önüne geçmek için ortaya çıkarılmış bir oyundan başka bir şey değildir. Pakistan’ın tam da kurulması sırasında Keşmir sorununun çıkarılması yeni doğan güçsüz ve imkânsız bir bebeği yok etme tehdidinden başka bir şey değildir.

Cemaleddin Afgani’den sonra dini ıslahat davetçileri, sunma veya kurtarma hareketini temsil etmektedirler.

Ahmed Han’la başlayan ve ondan sonra devam eden reform davetçileri de Batılı emperyalist Haçlıların İslam’ın esas ve değerlerine saldırısını temsil etmektedirler. Ancak bu reformcuların hepsinin doğrudan doğruya Batı emperyalizmine ve planlarına bağlı olması gerekmez. Belki çoğu zaman “yenilik” yıldızından ve onunla beraber bulunan maddi medeniyetten olumlu olarak etkilenmiş olabilirler. Hâlbuki diğer tarafta Müslümanların bugünkü durumdan, basit hayat seviyelerinden ve daha faziletli bir geleceğe ve hayata doğru çalışmalarının azlığından etkilenip bu eğilime yönelmiş olabilirler.

Dipnot:

1.el-Urvetü’l-Vuska, 472-477

2.Er-Reddu ala’d-Dehriyyin, 28-29

3.Er-Reddu al’d-Dehriyyin, 82-83

4.Age.50-54

5.Age.54-57

6.Age.58-63

7. Age.63-65

8. Age.66

9.Age.67-68, Afgani kavramları tercüme ederken iştirakiyye için “Communism”i, içtimaiye için de “Socialism” kelimelerine kullanmaktadır.

10.Age.69

11.Batıbiyye, Şii on birinci İmam Hasan el-Hasan el-Askeri’nin etbaında Muhammed bin Nusayr’a nispetle Nusayriyye olarak da bilinmektedir. Muhammed bin nusayr sonra el-Askeri2den ayrılmış ve Allahlık iddiasında bulunmuştur. Bu fıkra Aleviyye adıyla da anılmaktadır. Bugün merkezi, Suriye’de Lazkiye dağlık bölgesindedir. Mensuplarının sayısı 400 bine yakındır. Teslis inancını gizlice taşıdığı için Batıniyye adı verilmiştir. Teslisin ilk unsuru Ruhullahdır ve o da Ali’dir. Dış tezahürü olan ikinci unsur, şeriatı neşreden selmanı Farisi’dir, derler.

12.Er-Reddua ala’d-Dehriyyin,67

13.Age. 59

14.Age. 63-65. Burada da Afgani eş- Şuyuiyye (komünizm) sözünü, el- iştirakiyye (sosyalizm) sözü ile tercüme etmektedir. Belki de o erken zamanda doğu düşüncesinde bu akımlar ve kavramlar kesin bir şekilde henüz belirginleşmemişti.

15.İttihat ve terakki üyeleri. (Çev)

16.er-Reddu ala’d-Dehriyyin,66

17.Nihilizm, Rusya’da 1871-1960 yılları arasında meydana gelen bir harekettir. Anarşi çıkarmak ve adam öldürmek yolu ile devrime çağırmaktadır. Burada da Afgani iştirakiyyeyi içtimaiye (sosyalizm)le, Şuubiyye’yi de nihilist komünizmle tercüme etmektedir.

18.er-Reddu ala’d-Dehriyyin,67-68

19.Age.68

20.er-Redu ala’d-Dehriyyin,85

21.Age.93

22.Rad,11,Age.93

23.El-Urvetul’l-Vuska, 28-29

24.Age.74

25.Age.236

26.Age.249

27.El-Urvetu’l-vuska, 133

28.El-Urvetu’l-vuska,70-71

29.Age.5859

30.Age.140

31.El-Urvetu’l-Vuska, 244

32.“Oku”serisinden sayı, 18, sayfa,99-100

33.Age, sayı: 18, sh:61

34.Age,60

35.El-Urvetu’l-Vuska, 145-146

36.“oku” serisi, sayı: 18, sh: 61

37.The modern trends İn İslam 28-29 Halbuki Cemaleddin Afgani2nin Urvetu’l-vuska’da yayınlanan makaleleri dışında sayısız konferans, konuşma ve tedrisini unutmamak lazımdır. (Çev.)

38.Ahmed Enin, Zuamau’l-Islah fi’l-Asri’l-Hadis,86

 

Not: Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Urvetü'l Vuska'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer