Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  Umud ve Önderlik Arzusu / Urvetü'l Vuska
  • Facebook da Paylaş
Umud ve Önderlik Arzusu / Urvetü'l Vuska
  • 19-08-2014
  • 0 yorum
  • 1152 okunma
Önderliği ve yüce makamı isteyenin bu isteğini elde etmesi tabii ki kolay değildir. Ona giden yol engebeli ve çeşitli barikatlarla doludur. Fakat bu engeller ondaki yönelişi kırmaz ve hırsı zayıflatmaz.

“Doğrusu, kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez” (Yusuf; 87)

“Dedi ki: sapıklardan başka, Rabbi’nin rahmetinden kim ümit keser?” (Hicr; 56)

Muhkem olan Kitab’ın bu ayetleri bize Allah’ın bir sırrını vermektedir. Öyle ki insan, Allah’ın kâinatta sadece kendine has kıldığı, diğer varlıklara karşı kendini övdüğü ve yücelttiği makama ulaşabilsin.

Kendi nefsine dön ve vicdanının sesine kulak ver; göreceksin ki, sende güçlü bir yöneliş ve bitmeyen bir hırs vardır. Ve bu hırs seni, toplumun önderliğin ve yüce bir makamı arzulamaya itmektedir. Sonra başını kaldır ve bütün bir millete bak; fertler gibi, milletlerde de birbirlerine karşı yükselme ve üstün olma arzusunun varlığını göreceksin. Bu, fıtri bir kanundur. Allah, insanlara gerek fert gerekse toplum olarak bu karakteri vermiştir.

Önderliği ve yüce makamı isteyenin bu isteğini elde etmesi tabii ki kolay değildir. Ona giden yol engebeli ve çeşitli barikatlarla doludur. Fakat bu engeller ondaki yönelişi kırmaz ve hırsı zayıflatmaz. O, tüm zorluklara katlanarak, önüne çıkan tüm engelleri aşarak hedefine yani kuvvet ve üstünlüğün zirvesine ulaşır. Şayet bu yolda önüne çıkan engeller onun aşamayacağı ve onu durduracak türden ise, o zaman, acıyla kıvranır ve çok şiddetli sıcak bir kumda dönüp duran kimse gibi sıkıntı içine girer. Elbette, bu sıcak kum üzerinde az müddet durmak bile insana şiddetli bir azaptır.

Eğer, hikmet sahibi bir uzman (araştırıcı), beşerin hareketlerini inceler, her hareketi o hareketin sebebiyle izah ederse ve hareketlerin amacını doğru bir şekilde değerlendirirse, görecektir ki, önder olma hırsı ve üstün makama ulaşma arzusu, açlık susuzluk gibi bedeni ihtiyaçları karşılama motivinden çok daha güçlü bir hareket kaynağı (muharrik) dır. Öyle ki yücelme, üstün olma, lider olma hırs ve arzu biyolojik ihtiyaçları giderme motivi ile kıyaslanamayacak kadar bütün sınıflarda ve meslek sahiplerinde geçerlidir. Herkes, kendi sınıfından olan insanlar arasında saygınlık ve üstünlük kazanmak için yarışır. Hiç bir zaman onlardan geri kalmayı istemez. Hatta çevresinde prestij oluşturacak ve onu şerefli bir mevkiye ulaştıracak her türlü sebep ve araçlara başvurur. Nihayet kendi seviyesindeki insanları aşınca, daha üst düzeydeki insanlarla yarışa başlar. Ve yeryüzünde yaşayan bir canlı olarak kaldığı müddetçe bu mevki ve makam yarışına devam eder. Hep daha yukarıya tırmanma…

Çünkü insan kemalinin (olgunlaşması) sınırı yoktur. Ne kadar kemale ererse ersin, ne kadar yükselirse yükselsin, “artık tamam” demek ve olgunlaşmasına son vermek mümkün değildir. Hiçbir insan, kendisini, sonsuz olgunluk sınırına eriştiğine ikna edemez.

Sübhanallah! Şan ve şeref (yüce mevki ) sevgisi nasıl da insanın kalbini doldurup isteklerine hakim oluyor. Bu mevki, onun yaşamının gayesi, varlığının temeli haline geliyor. Ona ulaşamama veya onu kaybetme korkusuyla yaşıyor. Onuruna dokunulduğu, bedeni ihtiyaçları yönünden kaybedecek pek bir şeyi olmayan yırtık – pırtık elbiseli bir fakir bile gazaba geliyor ve onurunu korumak için kıyasıya bir mücadeleye giriyor. Hâlbuki kendini, ölüm tehlikesine atan bu adamın yiyecek ve içeceğinden bir şey eksilmemiştir.

Çeşitli nesillerde ve değişik ırklarda binlerce insan, şereflerini savunmak veya saygınlık ve önderlik kazanmak için kendilerini tehlikelere atarak ölüyor. Allah’ın ne büyük bir hikmetidir ki, insan, yiyeceğinde, içeceğinde, yatağında huzur bulamıyor; ancak elde ettikleriyle herkesten üstün olması onu tatmin ediyor. Yiyecek ve içeceklerin tad ve lezzeti, adeta gösteriş ve iftihar hazzına vasıta olmak üzere konulmuştur. O halde diğer tadımlıklar için ne diyebilirsiniz. İnsan, ne kadar vücut yorgunluğu çeker, ne kadar eziyetlere katlanır, canilerle mücadelede ve savaşta ne denli tehlikeleri göze alır. İmkânı olduğu halde nice lezzetli şeylerden uzak kalır. İşte bütün bunlar, şan ve şeref kazanmak veya Allah’ın verdiği bu mevkii muhafaza etmek içindir. Allah’ın fıtratı (kanunu) ne kadar yücedir ki, sadece şereflenmek ve alemi şereflendirmek için yaşıyor. Bunun dışındaki lezzetler ise sadece o şerefi elde etmek için bir araçtır. Üstelik bu dünya hayatı o kadar engebeli bir yol ve bu yolda yürümekte o kadar zordur ki, insan buna ancak şan, şeref ve önderlik için katlanabilir. Şayet insan, eceli yaklaştığında, arzuladığı mevkiye ulaşamadığını görürse, kalbinde korkunç bir üzüntü hissederek bu alemi terk eder. Bu şan ve şeref duygusunun mahiyeti nedir ki, insan, ilahi ilham ile bu kadar çalışıyor ve onun uğrunda bu kadar tehlikelere giriyor. O, insanın, diğer insanlar tarafından gücünün kabul edildiği, mevkiine saygı gösterip başların ona eğildiği bir vaziyettir. Bu durumda şeref, yalnız kendisine değil, tüm yakınlarına, aşiretine ve milletine olur. İnsanlara, kendisiyle birlikte maiyetinin de sözü geçer. Ve bu, mevkiyi elde etmek için çekilen sıkıntılara Allah’tan bir ödüldür. Önderliği isteyen, menfaatin sadece kendisine ait olduğunu düşünmeyince, kainatın hakimi, onu kendisine hareketli kılıyor ve tüm insanlığa mal ediyor. Ne kadar, ne hikmetli bir nizam: Şayet ümmetten birisi önderliği elde etse, ondan tüm ümmet payını alıyor. Zira eline ne geçti ise ancak diğer fertlerin yardımı ile olmuş.

“Bu aziz ve alim olan (güçlü ve bilen) Allah’ın nizamıdır.” (Enam; 96)

Bir fert, diğer insanlardan yârdim görmeksizin tek başına ne yapabilir? Çabaları ona ne kazandırabilir? O halde insan, şerefli bir mevkiye yükselmek ve hâkimiyetin zirvesine ulaşmak istiyorsa, hem kendisini hem de çevresini, bu âlemdeki bütün fazilet ve yüceliklerle donanmaya hazırlamalıdır. Bu fıtri temayül ve ilahi ilhama hizmet ne kadar zor ve bu ihtiyacın giderilmesi için çekilecek eziyetler ne kadar şiddetlidir!

Bu muazzam saik, insana her zorluğu kolaylaştıran, her uzağı yakınlaştıran, her büyüğü küçülten, her sert şeyi yumuşatan, her üzüntü verecek şeyleri teselliye dönüştüren, her tehlikeyi ve canını feda etmeyi göze aldıran ve onu en değerli varlıklarını harcamaya razı eden bu muharrik güç nedir?

Bu yüce saik ve yaptırımcı güç, “emel” (umut) den başka bir şey değildir. Emel, hayatın karanlık dönemlerinde parlayan bir ışık, üzüntü anlarında ve şaşkınlarda uzman bir mürşiddir. Problemlerin çözümünde ve karmaşıklıkların giderilmesinde yol göstericidir. Gayretler azalıp, gevşeklik azme galip geldiğinde umut, insanı harekete geçirir.

Umut, insanın ara-sıra keşke benim şöyle şerefim olsa böyle faziletim olsa diye hayal ettiği bir arzu bir temenni değildir. Dolayısıyla o hedefine ulaşma yolunda çabayı terk eder, yan gelip yatarsa ve adeta Allah onun keyfi için yasasını değiştirecekmişçesine her şeyi havadan beklerse hiçbir şey sağlayamayacaktır. Umut, hemen peşinden hareketi gerektiren bir duygudur. Kişiyi harekete geçirir ve karşısına çıkacak engellere hep üstten bakmayı öğretir, tehlikeleri göğüsleme gücü verir. Gayeye ulaşmak için başa gelecek her şeyi hafif gösterir. Öyle ki bu hedefe ulaşamadıkça, hayat insan için bir anlam taşımaz. Ve ilk adım olarak, rolü insan hayatını tabiat olaylarına karşı korumak olan malı değil de canını feda eder.

Yücelme temayülü insanda nasıl fıtri bir iş ise, çabaların gayeye ulaşacağı konusunda kendini güven ve güvende fıtratın gereğidir. Yalnız, bütün beşerin fıtratında bu iki duygunun bulunmasında engellemelere ve izdihama neden olmaktadır. Zira fert mizacındaki bu duygularla, diğer insanlarla arasında saygın bir mevkiye gelmek ve onların kalplerinde yer edinmek ister. Bu istek her bir fert var… İnsan aklı ise, fertlerden her birine, insanlar arasında yüce mevkilere ereceği bir iş verme derecesine henüz ulaşmamıştır. Yani akıl, insanlara her birinin aynı olacağı ve her birinin şan ve şerefle dolacağı bir makam veremez. Fakat onların arzu ve istekleri bol, meslekleri dar(sınırlı), yasaları ise yetersizdir. İnsanlar arasında işte bu yüzden çıkan çarpışmalar ve direnişler, savaşanların ve sabredenlerin açığa çıkması için Allah’ın bir hükmüdür. Ancak bu çarpışmalar(darbeler) bir ferde veya topluma peşpeşe geldiğinde, gayretlerle zaaf meydana gelir ve çöküntüye uğrar. Hatta “umut ve önderlik isteği” denilen şu iki vasıfta da fesat oluşur, tıpkı, bozuk eğitim nedeniyle, diğer ahlaki değerlerde bozulmanın baş gösterdiği gibi. Belki de bu zaaf umutsuzluğa ve karamsarlığa (Her iki halden de Allah’a sığınırız) dönüşür.

Bütün emelleri sönmüş, umutları kesilmiş insanların durumu nedir? Onlar kendi kendilerine bir çöküntü olduğuna hükmederler; her türlü yükselişte aciz olduklarına kesin karar verirler, alçalırlar ve her türlü rezaleti işlerler. Hakir ve hor görülmekten hoşlanırlar. Hangi hareket nereden gelirse gelsin, kendilerini buna hazırlar ve kabul ederler. İnsanları hayvanlardan ayıran bütün hisler ve vicdan onlardan silinip gider ve hayvanların razı olduğu her şeye razı olurlar. Midelerinin sesinden ve bedeni ihtiyaçlarından başkasına önem vermezler. Sonra, keşke başıboş otlayabilseler veya iyi yağmur alan otları takip edebilseler! Aksine, onlar kendileri için çalışmayı terk ederlerse, Yüce Allah’ta onların üzerine, başkaları için çalışmak üzere başkalarını salar. Ve onlar, taşıdıkları yükten istifade etmeye, buna rağmen sürekli taşıyan karıncalar gibi olurlar. Artık onların vazifesi başkalarının refah ve mutluluğu için çalışmak ve bu yolda kendilerini mahkûm hissetmek olur. Tarım, sanayi gibi birçok yorucu işlerde çalışırlar ve bir insanın kendisi için göstereceği gayretin çok üstünde gayret gösterirler. Neticede kendi ellerine bir şey geçmez; çabalarının ürünleri, onların emekleriyle yükselen egemen güçlere sunulur. (Zillet içindeki bu insanlar egemen güçler için, üstlendikleri ağır şartlar ve çabaların bir kısmını kendi şeref ve üstünlükleri için ayırsalardı elbette ondan paydalarını alırlardı) buna rağmen, her şeyden umudunu kesmiş ve zilleti benimsemiş olan bu insanların kendine egemen olanlar yanındaki dereceleri hayvanlardan da aşağıdadır. Çünkü egemen olanlar kesinlikle bilirler ki, bunlar, insan olmanın gereği olan üstünlük makamında bu zillet durumuna kendi kendilerini düşürmüşlerdir. İnsanlık şerefiyle bağdaşmayan bu duruma razı olmuşlar ve hala kendilerini insan saymışlar, böylece Allah’ın nimetini inkâr durumuna düşmüşlerdir. Bu yüzdendir ki onlar, yanlarında besledikleri hayvanlara yapmadıklarını bunlara yaparlar. Bu hususta umutsuzluğa düşmüş ve başkalarının boyunduruğu altına girmiş milletlerin hali bize doğrulamaktadır.

Keza biliyoruz ki, geçmişte olduğu gibi, günümüzde de başkalarının egemenliği altında ezilen ve hayvanların dahi çekmediklerini çeken milletler ve bunlar uzaklarda değil; bizim çok yakınımızda bulunmaktalar.

İnsanı hükümler acaba nasıl değişiyor? Fıtri kabiliyetler nasıl silinip gidiyor? Nefis nasıl aşağılaşıyor ve yükselme arzusunu kaybediyor? Nasıl ye’se düşüp umudunu yitiriyor? Oysa bunlar insanda tabii özelliklerdir. Meseleyi etraflıca düşündüğümüzde şu gerçekle karşılaşırız:

İnsan zanneder ki bütün işleri kendi gücünden ve hür iradesinden kaynaklanmaktadır. İşlerin hakimi kendi kuvvetidir. Onun eli yoktur. Böyle bir zan içinde olan insanın önüne ard arda engeller çıktığında ve hedefine giden yol tıkandığında, kendi gücüne başvurur fakat o engelleri aşacak güç bulamaz, kuvvetini yetersiz görür. Zayıf ve aciz olduğunu anlar böylece umudu kesilir ve ye’se düşer. Kendini biranda zillet ve aşağılık içinde bulur. Çünkü ona göre, gücünün karşısına çıkan ve mukavemet eden engelleri kaldıracak başka bir güç de yoktur. Engelleyici kuvet, kendi kuvvetinden daha büyük olduğunda ona karşı bir harekete geçmenin de yararı olmaz zira engeli kaldırmak muhaldir. Artık ümid kesilir ve o, ebedi bedbahtlığa düşer. Eğer insan, fiillerinin kaynağının mutlak kendisi olduğu zannına kapılmasa ve bu kâinatı idare eden çok kudretli bir varlığın olduğuna, her güç ve kuvvetin onun gücü karşısında boyun eğdiğine ve beşeri güçlerin dayandığı tüm servet ve mülkün o mutlak güç sahibinin irade ve tasavvufunda olduğuna kesin kanaat getirse, bu insan ne karamsarlığa ve umutsuzluğa düşer, ne de gayreti, hareketi terk eder. Yakinen inanan bu insan bilir ki gücünü yetersiz olması halinde, her kuvvetten daha üstün olan Allah’ın kuvveti vardır. O’na dayanır, O’na sığınır. Böylece umutsuzluk, onun kalbine girecek bir yol bulamaz. Karşısındaki engelleyici güç büyüdükçe o kişinin de engeli ortadan kaldırma gayreti artar. Zira o güçler ne kadar büyük olursa olsun, tüm güçlerin üstünde Allah’ın gücü olduğunu bilir. Varlığı tüm kapılar kapandıkça, yeni yeni kapılar açılır. Gevşemez yorgunluk ve bıkkınlık nedir bilmez. Umutsuzluğa asla düşmez. Çünkü yakinen (kesin olarak) inanmıştır ki, mutlak güç sahibi Allah, en güçlüleri zayıflatıp yok etmeye ve onların güç ve hâkimiyetini zayıflara devretmeye kadirdir. Dağları birbirine çarpabilir, denizleri yarabilir. Allah’ın gücünü sonsuzluğunu belgeleyen bu sayısız eserler, onun azmini pekiştirir. Ta ki o, Allah’ın kendisine yüklediği görevleri tatbike devam ederek olgunluğuna (kemale) ulaşsın ve Allah’ın hazırladığı dünya ve ahret saadetine ersin.

Allah’ın varlığına, kudretine ve buyruğunu her şeye geçirdiğine yakinen şahadette bulunan kimse ye’se ve umutsuzluğa asla kapılamaz. İşte söylediklerini mutlaka yerine getiren yüce Allah’ın buyruğu:

“Doğrusu, kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden umudunu kesmez.” (Yusuf: 87)

Nebisi İbrahim’in diliyle de şöyle buyurur:

“Sapıklardan başka, kim Rabbinin rahmetinden umudunu keser?” (Hicr: 56)

Görülüyor ki Allah, umutsuzluğu küfrün ve sapıklığın delili sayıyor. O halde, Allah’a ve O‘nun Resulü ile gönderilenlere iman eden Müslümanların Allah’ın rahmetinden umut kesmeleri imkânsızdır. Zira imanları, onların zillete boyun eğmelerine müsaade etmez. Zulme göstermelerine ve İla-i Kelimetullah için yaptıkları gayreti terk etmelerine mani olur. Ve onlar, şu ana kadar birçok milletin başına gelen musibetlerden korunmuş durumdalar. Çünkü onların çok büyük bir Melikleri var ve halen yeryüzünde büyük mülklere sahipler.

Şunu söylememiz de bir gerçeğin ifadesi olur: Allah’ın rahmet kapıları onlar için sonuna kadar açıktır, üzerlerine düşen de, oraya girmelerinden başka bir şey değildir. Allah’ın rahmeti başları üzerinde yaygın bir şekilde durmaktadır; yapacakları şey ise ihtiyaç duydukça ona ellerini uzatmaktır. Sayısız fırsat ve imkânlar onlar için hazırlanmış bekleyip durmakta. Onların kalkmalarına, gafletten uyanmalarını ve harekete geçmelerini istemekte ve bu hususta ikazlarda bulunmaktadır. İlk mevkilerini elde etmek ve yeniden o makamlara yükselmek için milletin birliği ve güçlenmesi yolunda yardımlaşmaktan başka yapacakları şey yoktur. Aralarında dini ittifak gerçekleştikten sonra işte bu çok kolay olacaktır.

Ellerinde, umutsuzluğun, sapıkların vasıflarından olduğunu söyleyen Allah’ın Kitabı olduğu halde, artık onları hangi şey umutsuzluğa düşürebilir? Hak ile batılı uzlaştırmak mümkün müdür?

“Hakk’ın dışında sapıklıktan başkane vardır ki?” (Yunus: 32)

Müslümanlar arasında umutsuz olanlara mazeret var mıdır? Hâkimiyetten sonra, yabancılara teslim olmayı ve köleliği kabullenirler mi? Zillet, sefalet, yoksulluk, bitkinlik içinde yaşamaktan ve zalim düşmanın sürekli kötülükleriyle dolu bir hayattan ne umarlar? Çevreleri, egemen yabancılarla; onlara bir musibet gelmesinden zevk duyan düşmanlarla, yaptıklarını kötü ve basit bulan aşağılık sersemlerle, sürekli ayıplayan, habis(kötü huylu) kimselerle, onların akıl ve kabiliyetlerinin noksan olduğunu iddia eden ve milletler arasından seçilip bir ümmet olmalarını muhal gören kimselerle dolu halde onlar(Müslümanlar) rahat ve huzur içinde olabilirler mi? İnsan, tüm insani özelliklerinden sıyrılmadıkça bu bayağı ve sıkıntılı hayata nasıl razı olabilir. Onlar unutuyorlar mı ki, yeryüzünde, henüz tarihlerinin silinmediği, eserlerinin kaybolmadığı bir güçtüler ve Müslümanların haşmet ve azameti yeryüzünde devam etmektedir.

Allah tarafından yüklenen görevlerin yerine getirilmesinde avamın gafleti mazur görülse bile, şeriatı korumakla görevli ve onun ilminde derinleşen alimlerin hangi mazereti var? Neden fırka fırka olmuş Müslümanları birleştirmeye çalışmıyorlar? Neden onların dağınık güçlerini toparlamak için çabalamıyorlar? Neden aralarında bozukluğu ve kırgınlığı düzeltmek için gayret göstermiyorlar? Ve neden Müslümanların umutlarını güçlendirmiyorlar; Allah’ın kendisine itaat ederek verdiği sözü doğrulayana ve O’na yakinen inanana olan vaadlerini hatırlatmıyorlar ve Allah’ın rahmetinin onları canlandıracağını müjdelemek üzere var olan güçlerini kullanmıyorlar?

Evet, Allah’ın gönüllerini imana açtığı bir grup yeryüzünün muhtelif yerlerinde bu iş için kıyam etmiştir. Diğer Müslümanlardan beklediğimiz, ise onlara katılmaları ve onların kıyamını desteklemeleridir ki Allah’ın yardımı onlara erişsin.

“Siz, Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da sizi zafere eriştirir ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed: 7)

El-Urvetul Vuska 
Cemaleddin AFGANİ-Muhammed ABDUH
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer