Ana Sayfa  /  KİTAP  /  Osmanlı Filistininde Bir Posta Memuru: İzzet Derveze’nin Anılarından
  • Facebook da Paylaş
Osmanlı Filistininde Bir Posta Memuru: İzzet Derveze’nin Anılarından
  • 14-08-2014
  • 0 yorum
  • 1351 okunma
Osmanlı Filistininde Bir Posta Memuru adlı hatırat hem anı yazımına ilişkin teknik açıklamaları bakımından hem de Osmanlı’nın dağılma yıllarına ilişkin oldukça önemli malzemeler aktarıyor.

Muhammed İzzet Derveze, eserleri ve makaleleriyle Arap halklarının uyanışında ve Filistin direniş hareketinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. İzzet Derveze’nin altı ciltlik hacimli hatıratının Osmanlı ile alakalı görülen bazı bölümlerinden seçilen kısımların çevirisinden oluşan Osmanlı Filistininde Bir Posta Memuru adlı hatırat hem anı yazımına ilişkin teknik açıklamaları bakımından hem de Osmanlı’nın dağılma yıllarına ilişkin oldukça önemli malzemeler aktarıyor.

Günlük, anı gibi öznel tarih notları özellikle önemli olayların tarihsel kırılma anlarının kaydının tutulmasında genel tarihin atladığı kimi noktaların kavranmasını sağlamak bakımından oldukça önemli malzemelerdendir. Anı kitaplarına önem kazandıran, yazarının hayatla ve kendisiyle yüzleşirken, yaşadığı dönemi de okuyana anlatmasıdır. Bu yanıyla kimi anı kitapları birer belge niteliğindedir. Anıları birer eğlence, gönül oyunu gibi görmek doğru değildir. Anı, kişinin kimliğidir, yaşadığı ortamı belirleyen temel çizgilerdir. İnsanı anlamak isteyen onun anılarını öğrense yeter. Oysa birçok kimse anıları gelişigüzel olaylar, olmasa da olurdu türünden olgular sanır. Doğru değil bu. Anılar kişinin yaşamına anlam- anlamsızlık kazandırır. Anılarla bir çerçeve içinde bulunur kişi. Anıları genel olarak farklı öbeklere ayırmak mümkündür:

a) Gerçek anılar: Bunlar kişinin elinde olmadan, istenci dışında yaşadığı olaylardan, olgulardan oluşur. Bunların akışını durdurmak, engellemek, yerine göre onlardan kurtulmak kişinin kendisi elinde değildir. Bu tür anılar karşısında kişi bir tanık, gözlemci durumundadır. İstenmeden bir tanık, bir gözlemci oluşu diyelim buna. Bu tür anılar tarihle, toplumla, çevreyle bağlantılıdır; bireyin gücünü aşar, onu olayın ortasına çeker, karşısına iter.

b) Özel anılar: Bunlar kişinin kendi istencine bağlıdır, denetimi altındadır, bilerek kurduğu arkadaşlıklarla, çevresel ilişkilerle bağlantılıdır. Evde düzenlenen bir çalışma, o çalışmanın akışı içinde yapılan işler, eklentiler, çıkarımlar, değişiklikler bireyin egemenliği altındadır. Bunlar, genellikle dar bir çerçevede geçen günlük anılardır.

c) Karşılıklı ilişki niteliğinde olan, toplumsal çevrenin, ailenin tutumundan, yapısından kaynaklanan anılar: Bunların bir bölümü kişinin istencine bağlıdır, bir bölümüyse istence egemendir. Ancak birinci türden anılara benzemez. Bu öbeği varsıllaştıran bireyin içsel yapısı, düşünsel oluşumudur. Bunları değiştirmek elde değilse de, olayın içine girmek, çıkmak eldedir. Yaşanmış, bırakılmış, kısa sürmüş, bir özlem olarak kalmış sevgiler-sevgililer böyledir. Bu anılar öbeği kişinin içiyle dışını birbirine bağlar, bireyi kendi varlık ortamında bile ayrı bir yerde yaşıyormuş gibi gösterir.

d) Ortak anılar: Bunlar daha çok üçüncü öbeğe giren anılar arasında yer alır. Sevgi işleri tek başına yürümez, sevilen sevmese bile sürükleyici bir yanı vardır, seveni kendine çeker, onu elinde olmayan anıların ağına sokuverir. Uğraş arkadaşlıkları bu tür anıların oluşmasına çok elverişlidir.

e) Yaşanmamış, yalnız yaşayanlardan, ikinci, üçüncü dördüncü ellerden, daha çoklarından edinilmiş anılar: Bunlar birey için bir tarih kalıntısıdır. Okunan yapıtlardan, konuşmaları dinlenen büyüklerden, çevrede anlatılanlardan oluşan anılar böyledir işte. Bu tür anılar, genellikle evlerde düzenlenen özel toplantılarda, eskilerden dinlenilenlerin üzerine yazanın kendi izlenimlerini de katarak aktardığı birikimlerdir.

f) Sanatçıların, yazarların, düşünürlerin, önemli görevlerde bulunanların özel tutumlarını, davranışlarını, yönlerini, yöntemlerini anlatan yazılar, yapıtlar, sonradan gelenler için bir anı niteliği kazanır. Bunda birinin yaşadığı olayı kendinin ya da başkasının anlatması söz konusudur. Anının etkeni ile anlatanı ayrıdır. Anı uyduran, yaşamadığını yaşamış, görmediğini görmüş gibi gösteren anı anlatıcıları da vardır.

g) Bunalım anıları: Bunlar sinirsel, içsel dengesizliklerden kaynaklanan sayrısal nitelikte anılardır. Bunlar düşlemseldir, daha çok sağaltım olaylarını konu edinen uzmanları, sağlık bilimcileri ilgilendirir. En büyük yapıtlarını böyle bunalımlarla ortaya koymuş, sanata yeni bir içerik kazandırmış, yön vermiş sanatçılar da çoktur.

Hatırat Yazma ve Değerlendirme Yöntemi

Osmanlı Filistin’inde Bir Posta Memuru adlı anı seçkisinde türlerine göre değişik öbeklere girebilecek anılar bulunur. Anılarını, altı ciltte toplayan eğitimci, tarihçi ve siyasetçi olarak bilinen Muhammed İzzet Derveze (1888-1984) daha çok siyer ve Kur'an'ın tefsirine ilişkin çalışmaları ile tanınıyor. Tabii onun hayatının ilk yıllarında Kur’an’a ilişkin çok temelli bir bakışı yoktur. Derveze, Kur'an'ı, Filistin'de İngiliz yönetimine karşı halkı kışkırttığı bahanesiyle, Fransız askeri yetkilileri tarafından Şam'da tutuklanması sırasında keşfetti.1 Filistinlilerin İngiliz baskısına karşı 1936 ayaklanması, birdenbire Derveze'nin politik hayatının sonunu hazırlasa da Şam'da tutuklanması, ileriki yıllarda ilgi odağının Kur'an olacağı yeni bir hayatın başlangıcının izlerini taşır.

Derveze’nin hatıratının başında çoğu hatıratta görmediğimiz yöntemsel bir öneri var. Bu öneri bana şunu da anımsattı: Tefsirinin son müsveddesini tamamladıktan sonra, Derveze’nin el-Kur'anu'l-Mecid adlı başka bir eser yazdığını biliyoruz. Bu eser önceki eserine giriş mahiyetindeydi. Bu son çalışma Derveze'nin çağdaş tefsir yöntemini açıkladığı eseriydi. (Derveze; 2008) Oluşturduğu metodolojiye bağlı kalarak anılarını yazan Derveze’nin usulî bakış açısının da yansıması gibi bu anı yöntemi. Kitabının girişinde “Rahmân ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Olayların içerisinde meydana geldiği ve bütün aşamalara eşlik eden tarihî çerçeveyi görmezden gelemeyiz. Bir lider veya dönem hakkında hüküm vermek istersen öncelikle onu, kendi zamanındaki tarihî çerçeveye oturt ve ona tesir eden amilleri açığa çıkar, sonra onun hakkında hükmünü ver. Her dönemin kendine has zorunlulukları vardır. Hüküm vermeden önce daima olayların geçtiği tarihî şartları düşünüp onları dikkate almak gerekir. Bu hadiselere sebep olan olay ve kararların doğurduğu sonuçlara şahit olduğumuz için şimdi elimize geçen fırsat ışığında değil, o zamanın şartları ışığında hüküm vermemiz lâzımdır. Eleştiri ve değerlendirme yapanların da bu ilkeye bağlı kalmaları bir vecibedir.” diyerek oldukça önemli bir tespitte bulunur Derveze.

Hatıralarının ilk kısmını yani çocukluk ve gençlik yıllarını 1932 yılında yazmaya başlayan İzzet Derveze hatıralarında tanıdığı, birlikte yaşadığı, irtibat kurduğu veya yardımlaştığı, arkadaşlık ettiği pek çok kişi hakkında yaptığı değerlendirmelerin biyografik ya da belgesel tarihçilik yapmaya dönük olmadığını, amacının sadece onlarla ilgili zihninde bulunan izlenimleri, hatıraları ve haklarında duyduklarını kaydetmeye dönük olduğunu ifade ederek bu kişiler hakkında boşluklu değerlendirmeler yapmış olabileceğini okura hatırlatır. Belgesel tarihin belgelere, hatıraların ise hafızaya dayandığı; bundan dolayı unutma, duyamama, gaflet ve görmeme sonucu pek çok şeyin kaçırılmış olabileceği düşünüldüğünde bu ifadelerin yerinde hatırlatmalar olduğu daha iyi anlaşılır.

Hatıratın Hatırlattığı Bazı Konular

Derveze, 21 Haziran 1888'de Filistin'in Nablus şehrinde doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada yaptı. Nablus'ta mütevazı bir ailenin çocuğu olarak yetişen ve ailesinin maddi durumu yüzünden lise sonrasında öğrenim imkânı bulamayan Derveze, esas itibariyle kendi kendini yetiştirmiş bir şahsiyettir. Derveze, eğitim hayatını yarıda bırakmak durumunda kalmasaydı öğrenimini tamamlamak için ya Beyrut’a ya da İstanbul’a gidecek ve büyük ihtimalle devletin daha üst kademelerinde görev alacaktı. Maddi imkânsızlıklar yüzünden öğrenimine devam edemediğinden on sekiz yaşında memuriyete başladı. 1906-1918 yılları arasında Suriye'de posta ve telgraf idaresinin değişik kademelerinde memur, müdür ve müfettiş olarak çalıştı.  Derveze'nin okuma ve yazmaya aşırı derecedeki tutkunluğu, uzun sayılabilecek ömrü ile birleşince ortaya çok sayıda eser vermiş oldukça üretken bir yazar çıkmıştır.

Derveze'nin anıları onun siyasi ve fikrî cephesini bir nebze de olsa aydınlatıyor. Derveze Arap milliyetçiliği fikriyle erken yıllarda tanışarak buna ilgi göstermiş ve mücadeleci kimliğiyle genelde Arap milletini, özelde yaşadığı coğrafya olan Filistin'i yakından ilgilendiren hemen her mesele ile uğraşmış, bu vadide mücadele eden siyasi oluşumlarda aktif görevler almış ve bu yönde çeşitli sıkıntıları göğüslemiş bir şahsiyettir. Osmanlı döneminde Arap vilayetlerinde İttihat Terakki merkeziyetçiliğine karşı ıslahatı ve adem-i merkeziyetçi yönetimi savunan oluşumlara (Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Beyrut Islahat Hareketi ve Mısır'daki el-Lâmerkeziyye Partisi) yakınlık duymuş ya da fiilen bu oluşumlara katılmış ve Arap hakları konusunda mücadele eden gizli el-Fetât Cemiyeti'ne intisap etmiştir. Osmanlı Devleti'nin çekilmesi üzerine bu bölgede hesapları olan mandacı güçlerle Büyük Suriye'nin bağımsızlığı ve birliği için mücadeleye devam eden Derveze, İstiklal Partisi gibi aktif siyasi organların yanı sıra, Nablus'taki en-Necâh Okulu ve Vakıflar İdaresi'nde eğitim ve sosyal yönü ağır basan önemli roller üstlenmiştir.

Derveze daha sonra özellikle Filistin'deki Siyonist yapılanmaya karşı aktif mücadelede yer almış, Siyonistlere karşı silahlı mücadelenin organizasyonu ile de meşgul olmak suretiyle Filistin'deki Arap haklarının savunmasına katkıda bulunmuştur. Filistin'in İngilizler tarafından işgal edilmesinden sonra 1927'ye kadar eğitim alanında çeşitli görevler üstlenmiş ve Medresetü'n-necâhi'l-vataniyye'nin müdürlüğünü yapmıştır (1922-1927). 1928 yılında Nablus'ta İdâretü'l-Evkâfî'l-İslamiyye'de müdürlük görevine başlayan Derveze, 1932'de Filistin İslami Vakıflar İdaresi Genel Müdürü olmuştur. 1936 yılın­da İngilizlere karşı başlayan Filistin ayak­lanmasında aktif rol aldığı gerekçesiyle görevinden uzaklaştırılmış ve Filistin'de ikamet etmesi yasaklanmıştır (1937). Bundan sonra bir daha memurluk yapmamıştır. (Kurşun; 1994:187) Hatıratında “Övünçle ifade etmek isterim ki, Siyonizm karşıtı mücadelede meselenin farkına vardığım ve siyasi hayatıma başladığım andan bu yana pay sahibi oldum.” diyen Derveze, Siyonizm’e ve işgalci güçlere karşı 1936-1939 arasında Filistin'de devam eden büyük ayaklanmayı organize eden liderlerden biri olarak siyasi faaliyetleri nedeniyle önce İngilizler, daha sonra Fransızlar tarafından hapse atılmıştır. Bölgedeki işgal güçlerinin baskısı sonucunda bazı arkadaşlarıyla beraber 7 Temmuz 1941’de Kilis'ten Türkiye'ye geçen Derveze, 1945 yılı sonbaharına kadar siyasi mücadelesini ve yazarlık faaliyetlerini Türkiye'de sürdürmek zorunda kalmıştır. Belleğin yani hatırlamanın yazılı yapay bellek dışındaki en önemli yardımcılarından biri fotoğraftır. Derveze’nin Türkiye yıllarına ilişkin fotoğrafları da yer alıyor hatıratta. Kitabın üzerindeki fotoğraflar o yılların Taksim’inde çekilmiş. 1943'te siyasi faaliyetleri nedeniyle İngilizler onun ve arkadaşlarının Türkiye'den çıkarılmasını istemiş, ancak Ankara'daki bazı arkadaşlarının Mülkiye yıllarından tanıdıklarının muvazaası ile Türkiye'den ayrılmak yerine, İstanbul'da İngilizlerin dikkatini daha fazla çekmemek amacıyla önce Aydın'da daha sonra Bursa'da zorunlu ikamete tabi tutulmuştur. Bursa yıllarında tefsirle ilgili çalışmalarını hızlandırmıştır. Derveze'nin anılarının Türkiye yıllarını (1941-1945) anlattığı kısmın çevrilmesi, Türkiye'nin tarihî ve coğrafî olarak Filistin meselesinde tuttuğu yeri olduğu kadar, yazarın Türkiye'nin tek partili yıllarına dair gözlemlerini de yansıtması açısından dikkat çekici olabilir. Derveze'nin hatıraları Filistin mücadelesinin adeta bir günlüğü mahiyetindedir. Yazar 1948 yılında "Büyük Felaket" (en-Nekbe) dediği İsrail’in kuruluşuna ve Arapların mülteci durumuna düşmesine kadar bu mücadelenin gelişimine ait bütün safhaları kapsamlı olarak kaleme almak suretiyle (hatıratın tamamı çift sütun halinde ve küçük puntolarla dört bin küsur sayfadır) tarihe not düşmüş, Arapların ve Müslümanların bu konudaki hafızalarını canlı tutmalarına katkıda bulunmuştur. Aktif siyasi mücadelesini 1948'de İsrail’in kuruluşuna kadar devam ettiren Derveze, bu tarihten sonra yaşadığı bazı sağlık sorunlarının da etkisiyle, kendisini araştırma ve yazmaya vermiş ve mücadelesini bu alana kaydırmıştır.

Osmanlı Filistin’inde Bir Posta Memuru içerik olarak iki ana bölüm halinde değerlendirilebilir. Bunlardan ilkinde yazar, doğumundan itibaren Filistin'de bir şehir olan Nablus ve çevresi hakkında sosyal tarih ve kültür tarihi açısından uzun ilginç bilgiler verir. Kaydettiği âdet ve gelenekler her ne kadar insanları çok ilgilendirmeyen olaylar olsa da, hafıza insan hayatından bir parça olduğu için sahibinin önemli kabul edebileceği pek çok tablo çiziyor. 19. asrın sonu ve 20. asrın başındaki bir Osmanlı-Arap şehrinde günlük hayatın nasıl aktığı konusunda ilginç ipuçları sunulur: Kıyafet ve yiyeceklerden düğün ve cenaze âdetlerine, şehrin suları, çarşı ve sabunhanelerinden cami ve okullarına, çarşı pazarlardan şehrin önemli şahsiyetlerine, tarikat yapılanmalarından tedavülde olan paralara, evliliğinden sohbet odaları divanlara, çocuk oyunlarından gençlerin gece toplantılarına kadar Nablus'un kültür ve şehir tarihi ile ilgili çarpıcı bilgiler verilir. Osmanlı'nın son dönemlerindeki Nablus'un şehir ve kültür tarihine, eğitim kurumlarına ve dönemin folkloruna dair ihtiva ettiği bilgiler hatırat sahibinin yüksek gözlem gücünü ortaya koyması bakımından hatırata ayrıcalık kazandırmaktadır. Siyasi tarih ağırlıklı diğer bölümde ise, Osmanlı Devleti'nin Arap vilayetlerinden çekilmesine kadar meydana gelen olaylara, İttihatçılar ve Arap milliyetçileri ile ilgili gözlem ve değerlendirmelerine yer verir. Yazar bu kısımlarda ağırlıklı olarak Cemal Paşa'nın I. Dünya Savaşı yıllarındaki icraatları ve 1916 Arap-Haşimî Ayaklanması konuları üzerinde durur. Bunun yanında bu olaylarda etkili olmuş kimi isimler hakkında kendi kanaatlerini aktarır.

Sıklıkla vurgulanan İttihat Terakki karşıtlığı, onların uyguladıkları Türkleştirme politikalarının eleştirisi ve çözüm olarak "Arap hakları" söylemi, hatıratın temel yaklaşımlarından birini oluşturur.2 Osmanlı’da 1908’de Kanun-i Esasi’nin ilanından sonra sistematik bir biçimde diğer ırkların Türkleştirilmesinin hedeflendiğini çokça tekrarlar Derveze. 1908 tarihinden itibaren kavmiyetçilerde Turancılık şovenizminin güçlendiğini; bunun da  bir yandan kibirli bir Türklük anlayışını yaygınlaştırdığını öte yandan imparatorluğu oluşturan diğer ırkların Türk ırkı içinde asimile edilmesi gerektiği fikrinin yaygınlaşmasına neden olduğunu özellikle vurgular Derveze. Örneğin İttihatçı bir din âliminin Kavm-i Cedid adıyla yayımladığı bir eserinde Talat, Enver ve Cavid gibilerini Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Ali ile kıyaslamasını aktararak milliyetçiliğin geldiği noktayı iyice ortaya koyar. (Derveze; 2007:265) Bu politikalar karşısında daha özerk yönetim anlayışını savunan siyasi yapılanmalarla içli dışlı olan Derveze, Arapların Arap memleketlerinde yönetim ve öğretim dili olarak Arapçayı önemsemeleri, buradaki memurların da Araplardan seçilmeleri ve başkentteki Meclis-i Mebusan’da nüfuslarıyla doğru orantılı olarak temsil edilmelerinin gerekliliği gibi yaklaşımlara sahip çıkar. Milliyetçi düşüncelerle tanışmasında hem İttihat Terakki’nin yönetim anlayışı hem de takip ettiği süreli yayınlar etkili olur. Bu bakış, yazarın Arap gençlerinin ve aydınlarının Osmanlı Devleti’nde Arap haklarını savunan Arapçılık hareketine karşı çıkan Emir Şekip Arslan’ı eleştirmesini de beraberinde getirir. Emir Şekip Arslan’ın yanında Abdulaziz Caviş, Şeyh Esad eş-Şukeyri, Abdurrahman el-Yusuf gibi isimler özellikle sömürgeciler karşısında İttihat Terakki politikalarını destekliyorlardı. Derveze’ye göre bu isimler, devleti destekleyip Arapçılığa karşı propaganda yapmaları ve Arapçılık hareketinin İslam hilafetine karşı sömürgeciler tarafından yönlendirilen bir hareket olduğunu göstermeleri için devlet tarafından görevlendirilmişlerdi. Bu isimler şehir şehir dolaşıp toplantılar düzenleyerek insanlara bu düşünceleri aktarıyorlardı. Söylediklerinin özünü şöyle özetlenebilirdi: “Devlet şu an savaş durumundadır ve bütün insanların ve Arapların hep birlikte devleti desteklemeleri, herhangi bir karışıklık çıkarmamaları gerekmektedir.” (Derveze; 2007:360) Derveze ise bu düşüncelere katılmadığını Emir Şekip Arslan özelinde şöyle özetler: “Emir Şekip, Arap gençlerinin ve aydınlarının Osmanlı Devleti’nde Arap haklarını savunan Arapçılık Hareketi’ni desteklemiyordu. Türklerle Araplar arasında meydana gelecek düşmanlığın iki tarafın da zararına olacağından çekinmekteydi. Talepler konusunda sabır ve metanette bulunmaya davet ediyordu. Bu konuda pek çok Arap aydın ve gencin aksi bir bakış açısına sahipti. Pek çok Arap aydın ve gencinin Cemal Paşa ve İttihatçılar tarafından sert kovuşturmalara uğratılması, pek çoğunun asılması ve birçok ailenin Anadolu’ya sürülmesine rağmen savaşın ilanından sonra da İttihatçılarla uyumunu sürdürdü. Bence onun bu duruşu isabetli değildi.” (Derveze; 2007:78)

Burada Şekip Arslan’la İzzet Derveze arasında çok temel bir fark vardır. Arslan, imparatorluktaki çeşitli toplulukların haklarının ancak var olan krizin aşılmasıyla sağlanabileceğini düşünmüştür. Bu düşüncesi nedeniyle de Menar’da Reşit Rıza tarafından eleştirilmiştir. Hatta “Arslan İttihat Terakki Cemiyeti’nin işbirlikçisinden başka bir şey değildir.” ifadesi Arap milliyetçileri arasında günden güne yaygınlaşmıştır. Reşit Rıza ise sonradan bu kanaatini değiştirmiş, onun bu aktivizmi için son derece önemli şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Birçok kimse Emir Şekip’in sağlam siyasi düsturlarının olmadığını, imparatorluğu ve onun nüfuz sahibi memurlarını kendi gayesi uğrunda kullandığını iddia ettiler… Ben onun İttihatçılarla alakasını yani partizanlığını ve onları savunmaya kalkışmasını tasvip etmiyordum, ama biliyordum ki onun düsturu Osmanlı Devleti’nin bütün yabancı idarelere tercih edilmesiydi.” (Cleveland; 1991:75) Şekip Arslan, anılarında tıpkı Derveze gibi İttihat Terakki Fırkası’nın Cemal Paşa’sı ile hesaplaşmış, merkeziyetçi devlet politikalarının Türkleştirme seyrinin nerelere kadar uzanabildiğini göstermiştir. (2005:101-102) Gerek Şekip Arslan'ın hayat hikâyesi gerekse İzzet Derveze’nin hayat hikayesi Müslümanların I. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşadıkları sıkıntıları, çıkmazları, fedakârlıkları, doğru ve yanlış mücadele tarzlarını öğrenip-tartışabileceğimiz iki önemli figürdür.

İzzet Derveze’nin 1916 Haşimî Ayaklanması’nı temellendirirken karışık duyguların tesiri altında kaldığı söylenebilir. Bir taraftan Şerif Hüseyin'in isyanını haklı ve gerekli bulurken, diğer taraftan bu isyanın asıl planlayıcıları olan İngilizlerin Arapları aldattığından söz etmesi ve Şerif Hüseyin'in “kuklalık” vazifesini bilinçli oynamadığını iddia etmesi, ikna ediciliği tartışılır yaklaşımlardır. Keza yazarın Arapların kendi bağımsızlıkları uğruna Osmanlı karşıtı güçlerle işbirliği yapmasını, tarihte birden fazla İslami yönetimin bulunuşuyla temellendirmek istemesi de onun, modern dönemde Müslümanların siyasi birliğinin ve Batılı güçlerin bu birliği parçalamaya yönelik planlarının önemini tam olarak kavrayamadığını düşündürmektedir.

Pek çok isim hakkında şahsi değerlendirmelerini aktaran İzzet Derveze’nin Muhammed Abduh’un vefatı üzerine yaptığı değerlendirmelerini aktarmak gerekiyor: “O dönemde Nablus’ta yankı uyandıran bir başka olay da 1906’da Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’un vefat haberiydi. Abduh, ıslahatçı, müceddid bir âlimdi. 1881 senesinde Hidiv istibdadına, İngilizlerin ve Fransızların müdahalelerine karşı Urabi isyanına bir şekilde katılmıştı. Bu sebeple tutuklanarak Beyrut’a sürüldü. Sonra tekrar Mısır’a döndü, büyük itibar gördü ve Mısır başmüftülüğüne atandı. Güçlü ve etkin bir şahsiyetti; hatta onu gören ve ondan bir şey işiten kimsede gönül ferahlatan bir iz bıraktığı söylenmekteydi. İslam ve Arap ülkelerinde yayınladığı makale ve çalışmalarla yankı uyandırmış; sahih İslam’a yeniden sarılmaya dair  yaptığı çağrı, fetva nitelikli sorulara verdiği cesur cevapları, geniş ufku ve büyük ilmi gayretleri ile tanınmıştı. Gençliğimizin ilk yıllarında onun ismini çok duyardık; bazı makale, kitap ve fetvalarını okumuştuk. Vefat haberi Arap ve İslam dünyasında büyük üzüntüye yol açmıştı. Nablus da bu yerlerden biriydi.” (Derveze; 2007:240)

Derveze'nin hatıraları taşra ağırlıklıdır ve bu özelliğiyle de taşra tarihi çalışmalarına bir katkı olarak görülebilir. Bu hatıratta şehir tarihine ilişkin bilgilerin yanı sıra, II. Abdülhamid dönemi icraatları ve II. Meşrutiyet ve müteakip gelişmelerin Nablus'a ve bölgeye nasıl yansıdığı hakkında bazı ipuçları da bulmak mümkündür. Özellikle siyasi bir aktivist olan yazarın İttihat ve Terakki Cemiyeti, Hürriyet ve İtilaf Fırkası gibi örgütlerin mahallî teşkilatlanmalarının yanı sıra gizli ya da aleni çeşitli Arap cemiyetleri ile bunların Nablus ve civarındaki faaliyetleri konusunda verdiği bilgiler, Meşrutiyet dönemi taşrasındaki siyasi olayların aydınlatılmasına katkı sağlayacak niteliktedir.

İzzet Derveze’nin anılarının şahsen tanıdığı, gözüyle görüp kulağıyla işittiği kişi ve olaylar hakkında anlatmak istedikleri Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında özelikle Osmanlı taşrasında olan biteni öğrenmek isteyen yeni nesiller için yadsınamaz bir kıymeti vardır. Çünkü bunlar ilk elden bilgilerdir.

Dipnotlar:

1-Özel ve sosyal yaşamında Kur’an’ın rolünü tasvir ederken Derveze şunları aktarır:

“Gençliğimden bu yana Kur’an ilgimi çekmişti. Kur’an’ın tevhid çağrısı, rehberliği ve bildirileri gibi çeşitli konulardaki engin ve hikmetli anlatısından zevk alıyordum; bundan dolayı Kur’an’ın ilke ve amaçlarına hatta vahiy etrafında oluşan tartışmalara varıncaya kadar Kur’an’a ilişkin yazılmış olan çağdaş ve eski, pekçok kitaba başvurdum. Bu okumalarım sonucunda Kur’an’ın ahlaki, sosyal ve manevi üstünlüklerini ortaya koymaya çalıştım. Hayatımın çeşitli aşamalarında, siyasi mücadelem ve eğitim hayatım boyunca Kur’an bana rehberlik etmiştir. II. Dünya Savaşı’ndan önce Filistin ayaklanması yüzünden Fransız yetkilileri tarafından Şam’da tutuklanmam, bana Kur’an üzerine düşünme ve okuma fırsatı sağladı. Bu fırsatı, Kur’an’ın gayesine hizmet edebileceğim ve Kur’an’la meşgul olabileceğim bir fırsat olarak değerlendirdim. Bunun yanı sıra bu fırsata ilahi bir kader (akt) olarak baktım ve Kur’an çalışmaları ve yorumlarına ilişkin bana ulaşan kitapları okumaya başladım, bu esnada Kur’an’a ilişkin üç tane de kitap derleme fırsatı yakaladım.” (Poonawala; 2007)

2-Muhammed İzzet Derveze, hatıratında, Havle'l Hareketi'l-'Arabiyyeti'l-Hadîse (I-VI, Sayda, 1951-1953) adlı eserine sıkça göndermede bulunmaktadır. Bu eserinde Suriye'deki Osmanlı hâkimiyeti dönemini ve daha sonraki gelişmeleri; Lübnan, Suriye, Kuzey Afrika'da Fransız sömürgeciliğini ve buna karşı başlatılan Arap direnişini, Suriye ve Lübnan'ın kurtuluşunu, Filistin'deki İngiliz ve Siyonistlerin emperyalist hareketlerini, Arapların bunlara karşı direnişlerini ve Arap dünyasının diğer meselelerini ele almaktadır. (Kurşun; 1994:187)

Kaynakça

DERVEZE, Muhammed İzzet (2007) Osmanlı Filistininde Bir Posta Memuru, Tercüme:Ali Benli, Klasik Yay., İst.

DERVEZE, Muhammed İzzet (2008) Kur'an’ı Anlamada Usûl, Çev: Vahdettin İnce, Ekin Yay., İst.

ARSLAN, Emir Şekip (2005) İttihatçı Bir Arap AydınınınAnıları,Çev: Halit Özkan, Klasik Yay., İst.

CLEVELAND William I. (1991) Batı’ya Karşı İslam, Çev: Selahattin Ayaz,Yöneliş Yay., İst.

KURŞUN, Zekeriya (1994) “Muhamed İzzet Derveze”, DİA, c. 9.

POONAWALA, İsmailK. (2007) “Muhammed İzzedDerveze’nin Çağdaş Tefsir Yöntemi:

Kur’an Hermenötiğine BirKatkı”, Çev:Süleyman Gezer, Haksöz Dergisi, Sayı:193.

Asım Öz
Haksöz Dergisi - Sayı: 216 - Mart 09
 
 
Not: Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Urvetü'l Vuska'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer