Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  Müslümanlık ve Hristiyanlık / Urvetü’l Vuska
  • Facebook da Paylaş
Müslümanlık ve Hristiyanlık / Urvetü’l Vuska
  • 02-04-2015
  • 0 yorum
  • 1337 okunma
Bizim şu anki asıl konumuz Müslümanlık ve Hristiyanlık idi. Gerçi bu konunun teferruatı uzundur, ama biz meseleyi ortaya koyacak şekilde konuyu özetleyeceğiz.

«Muhakkak ki bunda, kalbi olan yahut şahit olarak (zihnini toplayarak dikkatle) kulak veren kim­se için bir öğüt vardır.» (Kaf; 37)

Allah insanı bir takım özelliklerle yarattı. Ona kemdi nefsi için çalışabilecek yolları gösterdi. Onu yeni ve görülmemiş şeyler bulmaya yöneltti. Rızkı insanın göstereceği çabaya bağlı olarak takdir etti. Emeğini varlığının temel direği ve devamlılığının dayandığı temel kural olarak belirledi. Böylece İn­san, sıkıntı veya bolluk, bedevilik veya medenilik gibi hallerin tamamında kendi isteklerini gerçekleş­tirecek güçte bir varlık olmuştur. Toprağı işleyerek yiyecek temin etmesi, hayvanları eğiterek hizmetin­de kullanması, soğuktan sıcaktan korunmak için el­leriyle giyecekler ve ayakkabılar yapması, barınak ve mesken hazırlaması ancak insanın kendi takdirinin ve kendi düşünüşünün neticeleridir. Yine imti­han olduğu nimetler ve her türlü lüks vasıtaları da kendi işlerinin ve düşüncesinin alanındadır. İnsan çalışmaktan bir an geri kalsa ve ellerini tabiata aça­rak istekte bulunsa; tabiat ona istediğini vermez, hatta onu yokluk uçurumlarına iter. İnsanın yeni ürünler için kendisine yol gösterecek öğretmene ye rehbere ihtiyacı vardır. Kendisine lazım olacak şeyleri elde etmek için ne yapacağım bilmek ve buna göre nasıl çalışacağını öğrenmek durumundadır. Bundan sonra ortaya koyduğu şeyler insanın kendi eseri olur. İnsan bu âlemde bir sanatkâr gibidir. Bu sanatkârın tabiata olan ihtiyacı, işçinin alete olan ihtiyacına benzer. İşte insan yeme, içme, giyinme ve barınmada böyledir.

İnsanın, idrak, düşünce, ahlak, doğal kabiliyet­ler ve ruhi faaliyetler gibi iç hallerine bakılacak ol­sa; yine onun çok ince sanatlara sahip bilgili bir yaratık olduğu görülür. Cesaret, korkaklık, telaş, ağır­başlılık, cimrilik, cömertlik, yücelik, düşkünlük, ya­vaşlık, şiddetlilik, hırs, iffet ve bunlara benzer birçok haller insanın yetiştiği şartlara ve aldığı eğitim durumuna bağlıdır. Gayesi, düşünüşü, sevdikleri, ilahi sırlarla ilgili merak ve gayreti, tabiatın ardın­dan koşması, gerçeği bulmaya heves göstermesi, fik­ri hareketlere ilgisi insanda daha önce babasından, anasından, kabile veya kavminden, kısacası temas ettiği insanlardan kalma bir takım emanetlerdir.

Doğduğu ve yetiştiği yerin havası, mizacı, dimağın şekli, bedenin yapısı gibi doğal sebepler nef­sin ve ruhun halleri üzerinde etkide bulunmayarak bunlar, yalnız kabiliyetler üzerinde, o da pek az bir eser bırakırlar. Gerek eğitimin, gerek beraber yaşa­nan insanların durumlarının, gerekse öğretici olan­ların fikirlerinin, ruhta bıraktığı etkiyi yok ederek hiç olmamış bir hale getirirler. Evet, düşünceler yenileniyor, akla uygun şeyler fışkırıyor, nitelik yükseliyor ve çalışmalar genişliyor; sonradan gelenler evvelkilere üstünlük kuruyor da bunların hepsi ta­biattan geliyor sanılıyor. Sonradan elde edilen iş­lerden olmadığı zannediliyor. Fakat işin doğrusu her dikilen ağacın meyvesi, her çalışmanın semeresi bir sanattır ve diğer sanatlara bağlıdır. Kazanılanların sonucudur. Sanatlar, sanatkâra bağlıdır. İnsan, aklı ve nitelikleri ile bir sanat âlemidir.

Bu gerçek üzerinde akıllı olan seçkinler de, sıradan kişiler de şüphe beslemezler. Yalnız bununla birlikte bedensel işler sadece iç kabiliyetlerden, me­lekelerden meydana çıkar. Ruh ise beden üzerinde istediği gibi hükmeden mutlak otoritedir. Aslında böyle bir uyarıya lüzum yoktur. Çünkü zihin bu ger­çeği apaçık bir şekilde görmektedir. Fakat konuya girmeden önce kimsenin, hatta hiç bir kâfirin bile reddedemeyeceği bir söz söyleyeceğim.

Din, ilahi bir öğüttür. Onu öğreten ve ona ça­ğıran ise beşerdir. Akıl sahipleri onu; hem korku­tan, hem müjdeleyen, hem de doğru yolu öğütleyen peygamberden alırlar. Allah’tan vahiy almayan in­sanlar bu yolla dini öğrenirler. Tebliğ, öğretim ve anlatım yoluyla gelen din, her toplulukta evvela kalplere, sonra vicdanlara yerleşir. Kişiyi,, kuralla­rıyla, kabiliyetleriyle ve adetleriyle yakınlaştırır. Bedenleri büyük, küçük her türlü harekete alıştırır. Böylece o fikirler ve fikirlerin kontrolündeki gay­ret ve ifadeler üzerinde ilk otoriteye sahip olur, ru­hu yönetir ve ruha bedeni nasıl idare edeceğine dair yol gösterir. İnsan başlangıçta tertemiz bir levha gi­bidir. O levha üzerine ilk nakışı yapan da dindir. İnsan bütün işlerini ve hareketlerini dinin yönlen­dirmesiyle, dinin öğrettiklerini uygulamayla yapar. Din dışında insana hâkim olanlar kural dışı sayılır. Hatta bir adam dinden çıksa bile, dinin kendisinde meydana getirdiği doğal hallerden kolayca dışarı çı­kamaz. Dinin onda meydana getirdiği izler, bir ya­ranın iyileştikten sonra vücutta kalan izi gibi kalıcı olur.

Bizim şu anki asıl konumuz Müslümanlık ve Hristiyanlık idi. Gerçi bu konunun teferruatı uzun­dur, ama biz meseleyi ortaya koyacak şekilde konuyu özetleyeceğiz. Hristiyanlık şu esaslar üzerine bi­na edilmiştir: Barış, her şeyde kolaylık, kısası kal­dırmak, yönetim ve iktidarı terk etmek, dünyayı ve dünyaya ait güzellikleri kaldırıp atmak, başlarında hangi adam bulunursa bulunsun ona itaat etmek, kralların mallarını krallara bırakmak; şahsî, ırkî ve hatta umîher türlü kavgadan uzaklaşmak. Nitekim İncil’de şunları görüyoruz: «Sağ yanağına vurana, vurması için sol yanağını da çevir.» «Kralların hük­mü fani olan bedene aittir. Baki ve gerçek hüküm ise ruhlar üzerindeki hükümdür ki; o da ancak Al­lah’a aittir.» Kim bu Hristiyanlık dininin esaslarını anlar, sonra dinin düşünceler üzerindeki hâkimiyetini dile getiren baştaki sözlerimizi hatırına getirir; sonra da hayalin irade üzerinde etkisinin, beden üzerinde gözle görülür hareketler biçiminde tezahür edeceğini düşünürse; bir barış dini olan böyle bir dine bağlı olanların, bu dini kabul edenlerin halin­den ve davranışlarından son derece büyük bir şaş­kınlığa düşer. Çünkü Hristiyanlar, savaşta ve dünya­ya sahiplenmekte birbirleriyle yarışmaktalar. Dün­ya nimetlerini elde etmek için hiç bir şeyden kaçın­mıyorlar. Memleketleri sömürmek ve uzak bölgeleri işgal etmek için gayret sarf ediyorlar. Her gün savaş güçlerini daha da artırmak için yeni teknikler geliştirmek, öldürücü savaş aletleri yapmak için yeni­likler peşinde koşmak istiyorlar. Bu amaçla bilim­sel çalışmalar yapıyorlar. Yaptıkları silahlan sade­ce başkalarına değil bu arada birbirlerine de çevi­riyorlar. Askerî eğitim ve öğretim konusunda stra­tejik bilgiler geliştirmek için öylesine büyük bir zaman, emek ve düşünce üretiyorlar ki; bu gün asker­lik, çağın en büyük araştırma alanlarından biri ha­line gelmiştir. Hâlbuki dinleri, başkalarının ülkele­rini istila etmek şöyle dursun; aksine kendi toprak­larını bile korumalarını gerektirmiyor.

İslam dini ise, zafer ve yücelik aramak; fetih­ler yapmak ve fatih olmak için gerekli şartları hazırlamak; Şeriate uygun olmayan hiç bir kurala uy­mamak; hangi güç olursa olsun, hükümleri İslam’a uymadıkça, dinin emirleri ile birleşmedikçe itaat et­memek esası üzerine kurulmuştur. İslam’ın bu esas­larına bakan ve onun kitabından sadece bir sûre bi­le okuyan kişi, bu dinin bağlılarının dünyanın en savaşçı topluluğu olduklarını hiç şüpheye kapılma­dan düşünür. Savaş araçlarının çok ilerde olduğu­nu, askerlik biliminde bir benzerlerinin olmadığım zanneder. Bütün bunları gerçekleştirebilmek için bütün bilimlere sahip olduklarını vehmeder. Sanır ki; fizik, kimya, statik, geometri ve diğerlerinde her­kesten daha ilerdedirler. Herhangi bir kişi «Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın...» (Enfal; 60) ayetini görünce bu dinin, işaretinin, onun emirlerine bağlanan insanların yabancılara boyun eğmek şöyle dursun, bütün dünyaya karşı zafer ka­zanmak arzusu içinde hareket edeceğini, bu amaca varmakta gerekli her vasıtayı elde etmek için kim­senin çalışmadığı kadar çok çalışacağım zanneder. İslam şeriatinin, binicilik ve atıcılık dışında bahse girmeyi yasakladığını öğrenen bir kişi Allah'ın savaş tekniklerini öğrenmek ve uygulamak konusuna ne kadar önem atfettiğini anlayacaktır. Fakat bütün bu sayılanlara karşılık Müslümanların bu günkü ha­lini öğrenen bir kişi, kendin» hayret ve dehşete düş­müş durumda bulur. Çünkü Müslümanlar, kendilerinde kuvvetten küçük bir eser bile olmadığı halde onu aramıyorlar. Savaş araçlarında ve askeri teknik­leri öğrenmede en küçük bir gayret sarfetmiyorlar. Bunlara kendileri sahip olmaya mecbur oldukları halde, bu yolda düşmanlarını taklit etmek zorunda kalmışlardır. Birçokları da yabancıların boyunduruğuna girmiş, onlara hürmet ediyor, emirlerini ye­rine getiriyorlar. Her hangi biri bu iki din arasında karşılaştırma yapmayı düşününce şaşkına döner: Bunlardan birincisi; ateşli silahları, Krupp toplarını, Martini tüfeklerini nasıl yaptı? Kalelerini sağlamlaştırıp gemilerini nasıl güçlendirdi? Nasıl oldu da bunlar, Müslümanların ülkelerinde değil de Hristiyan ülkelerde gerçekleşti? Bu askeri güçler, barış dininde olanların değil de Müslümanların elinde gerçekleşmesi gerekli güçler değil midir?

Düşünen biri nasıl hayrette kalmasın? İyi bir bakış gerçeği yakalamakta şaşırmaz. Acaba geçen asırlar her iki dinin de kalplere yerleşmesine yetmedi mi? Her iki yandaki insanlar acaba birçok ne­silden beri dinlerinin akide esaslarını bir tarafa mı bıraktılar? Hristiyanlar, dinleri adına yalnız Musa (a.s.)nın şeriatini almak, Yuşa bin Nun’un da sadece ismine uymakla mı yetindiler? Müslümanların, minberlerden verilen hutbelerine ve kürsülerden anla­tılan vaazlarına gerek bilerek, gerekse bilmeyerek İncil’den bazı bölümler mi girdi? Yahut bazı öğre­ticilerinin ve şeriat yayıcılarının kalbini İncil mi dol­durdu? Acaba bu iki millet hakkındaki ilahi kanun­lar mı değişti? Yoksa insan tabiatında bir değişik­lik meydana geldi de, bu iki din sadece ruhlara mı hükmeder hale geldi? Yahut ruhlar üzerine fikir­den, hayalden başka bilinmeyen bir şeyler mi hâkim oldu Yoksa fikirler, düşünceler tamamiyle dinin etkisinden mi koptular? Onun etkisine isyan mı etti­ler? Acaba sebepler ve neticeleri arasındaki bağ mı kesildi? Böylesine karmaşık şeyleri çözmek için dü­şünenler acaba hangi yolu gösterecekler?

Bu hali ırklar arasındaki farklılığa bağlayabi­lir miyiz? Oysa her iki dine mensup olanların birçoğu aynı tek kaynaktan gelmektedir ve aralarında yakınlıklar vardır. Bölge değişikliği ile izah edebi­lir miyiz? Hâlbuki her iki tarafa mensup olan halk­ların büyük bir kısmı aynı topraklarda, aynı çevre­de yaşıyorlar. Dinlerinin verdiği üstünlükle yaşar­ken, Müslümanlar gözleri kamaştıracak, akılları hay­rete düşürecek işler yapmadılar mı? İçlerinden Acemi­ler, Araplar ve Türkler gibi bütün dünyayı ellerine geçirerek hâkimiyetin en üst derecesine erişen top­luluklar ortaya çıkmadı mı? Haçlı Savaşları sırasın­da Müslümanlar topa benzer bazı savaş araçları kullanmışlar ve haçlı askerleri mahiyetini anlayamayarak bundan bir hayli korkmuşlardı. İngiliz tarihçisi, Gazneli Sultan Mahmud’un Hintli putperestlerle sa­vaşırken top kullandığını, hicri 400 senesindeki Za­ferini bu sayede kazandığını, Hristiyanların ise o ta­rihlerde topa, tüfeğe dair hiç bir bilgiye sahip olmadıklarını yazıyor.

Hangi bilinmeyen yardım eli Hristiyanların elinden tuttu da onlara dinlerinin aslında olmayan bir amacı sundu? Müslümanları yüreklerine hangi dar­be indi de onları, gerileterek dinlerinin en öne al­dığı görevlerden uzaklaştırdı? Bu elbette hayret ve­rici bir durumdur. Bu duruma da bazı sebepler yü­zünden gelinmiştir. Açıklanması çok uzun sürerse de biz özetlemeğe çalışacağız: Hristiyanlığın Avru­pa’ya girişi ve orada yayılışı Roma İmparatorluğu sayesinde gerçekleşmiştir. Romalılar eski dinlerinden gelen kurallar ve adetler ile yine onlardan ken­dilerine miras olarak geçen yaşayışı sürdürmekte idiler. Hristiyanlık geldiğinde Roma’nın adet ve ge­leneklerine hiç ilişmedi. Zihinlere yerleşmesi tel­kinle oldu. Din onlara göre elbise üzerine takılan süs gibiydi. Atalarından kendilerine miras kalan ne kadar değer varsa hepsi yaşamaya devam etti. Ay­rıca İncil’in barış ve yumuşaklık öğütleyen sayfaları da herkesçe okunamıyordu. Onlar ancak dini işler­le ilgilenen ruhbanların, ruhani başkanların yanın­da bulunabilirdi. Daha sonra papazların otoritesi art­tıkça onlar din adına savaşmaya koyuldular. Böylece Romalıların ‘atalarından devraldıkları askeri karakterleri, dinleriyle birleşti. Savaş artık dinin ge­rekleri arasına girdi. Bu yüzden Hristiyanlarının din­leri değişikliğe uğradı. Fırkalar ve Mezhepler ortaya çıktı. Dini saltanat kuruldu. Hristiyanlığı kabulleri sırasında sahip oldukları askeri kabiliyet bir tohum halindeyken birden bire açılıverdi. O sahada düşün­celeri yoğunlaştı, askeri teknikte becerileri arttı, sa­vaş aletleri yapımı gelişti.

Müslümanlara gelince, dinin ortaya çıktığı sı­rada büyük zaferler kazanmış, bütün insanlara kar­şı üstünlük kurmuşlardı. Üstelik birçok toplumu teknik ve savaş üstünlüğünde geride bırakmışlardı. Sonra aralarında din kisvesi altında faaliyet yürü­ten adamlar ortaya çıktı. Bunlar dine birçok hurafe ve bidatleri soktular. Dinde olmayan şeyleri var­mış gibi gösterdiler. Cebriyye mezhebinin görüşleri Müslümanlar arasına sokularak zihinler zehirlenme­ye başlandı. Bunlar bir yandan halkı çalışmaktan ve gayret göstermekten alıkoyarken, diğer yandan hic­ri üçüncü ve dördüncü asırlarda türeyen bir alay sofist, görünen varlığı inkâr eden, göze görüneni hayal sayan anlayışı yaygınlaştırdılar. Yalancı nakildiler, Allah Resulüne iftira ederek bir sürü hadis uy­durdular. Sonra bunları kitaplara geçirdiler. Bu uy­durma hadislerde, gayret duygusunu yok eden, zi­hinleri bulandıran ve insanları tembelliğe sürükleyen taraflar vardı. Böylece işi çığırından çıkardılar. Gerçi doğru olanı yalandan ayırmaya kalkışan Hak adamları yok değildi. Fakat bunların çalışmaları bir netice vermiyordu. Özellikle eğitim ve öğretimde yanlış bir yol tutulduktan ve resmi tedrisat bir ta­kım safsatalara oturtulduktan sonra, dinin Peygam­ber ve ashabı tarafından tebliğ olunan aslım kamu­ya aktarmak için yazılan kitapların bir etkisi olmuyordu. Bu Hak dostlarının öğretmeye çalıştıkları doğrular, çok dar sınırlar içinde kalıyordu. Belki de duraklamanın sebebi, Müslümanların kuvvetten dü­şüp yok olmalarına sebep olan en belli başlı etken bu idi. Şu gün içine düştüğümüz durum, çektiğimiz sıkıntı hep bu yüzdendir. Allah’tan ondan kurtul­mayı dileriz.

Yalnız, dini örten, dine musallat olan ve Müslümanların kalplerini değiştiren bu hastalıkların gerdiği perde ne kadar kaim olursa olsun; İslam’ın gerçekleri onu her zaman delip geçmeye muvaffak olabilir. Çünkü sağlıklı bir inanca sahip olanlar daima var olagelmiştir. Hak ile batıl arasındaki kav­ga, tıpkı hastalıkla beden arasındaki kavga gibidir, ifadem ki; Hak Dini Müslümanların nefislerini bo­yayan Allah’ın boyasıdır ve hâlâ hastalıklı kalplerinde, bulutlar arasından ışığı görünmektedir, şüp­hesiz bir gün bütün haşmetiyle ortaya çıkacak ve bulutları dağıtacaktır. Kur’an, Müslümanlar arasın­da okunup da onları; sınırlarını korumaya, ülkeleri­ni savunmaya, düşmanlarını mağlup etmelerinin gerekliliğine yöneltmektedir; öyleyse tıpkı ilk kuruluş yollarındaki duruma dönerek zamanın onlardan çal­dığını geriye alacaklardır. Böylece diğerlerini, as­keri bilgi ve teknik sahasında geçerek haklarını ve zillete düşmüş nefislerini yok olmaktan kurtaracak­lardır. Her şeyin dönüşü Allah’adır…

El-Urvetul Vuska 
Cemaleddin AFGANİ-Muhammed ABDUH
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer