Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  Müslümanların Gerileyişi ve Nedenleri / Urvetü'l Vuska
  • Facebook da Paylaş
Müslümanların Gerileyişi ve Nedenleri / Urvetü'l Vuska
  • 17-08-2014
  • 0 yorum
  • 1293 okunma
Müslümanların bulunduğu bu hal hayret vericidir. Dini inançlarına ve nefislerinde hakka çağıran bir ses olmasına rağmen hareketsiz olmalarının sebebi nedir?

Hepiniz topluca Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp ayrılmayın. (Ali İmran;103)

Müslümanların dinlerine öylesine kuvvetli ve kesin bir imanları vardı ki; bununla kendi dışlarındaki topluluklara üstünlük sağlarlardı. Onların akideleri, aralarında sımsıkı bir bağlılık oluşturmaktadır. Nefislerinde iyice yerleşen inanç esasları, Allah’a ve Resul (s.a.v.)e imanları, her iki hayatta mutluluk garantileri olmuştur. İmandan mahrum olan ise, her iki mutluluktan da mahrum kalır. Müslümanlar içlerinden birinin din dışında kalmasından, o kişinin ölmesi halinden daha çok üzülürler. Bu durum, âlimlerinde de halk tabakalarında da iyice kök salmıştır. Hatta, dünyanın herhangi bir yerinde, alim veya cahil Müslüman sayılan birinin, dininden çıktığını duysa; üzüntüsünü “la havle” diyerek belirtir ve “Biz Allah’ın kullarıyız ve yine O’na dönücüleriz” der. Müslümanlar için, birine isabet eden kötülük, tamamına isabet etmiş sayılır ve bu hadise ister zamanında; isterse yüzlerce sene önce meydana gelmiş olsun, kalbi çarpmadan, gözleri dolmadan yapamaz. Böyle bir hadiseyi tarih sayfalarından bile okusa; garip, acaib bir hikâye olarak değerlendirir.

Müslümanlar, şeraitlerinin hükmüne ve net olan şeri metinlere göre, hükümetlerine emanet olan her şeyi korumak ve savunmak konusunda Allah indinde sorumludurlar. Bu sorumluluk uzak, yakın, aynı ırktan ya da farklı ırktan, hepsini fark gözetmeksizin kapsar ve Müslümanlar üzerine yüklenir. Ülkelerini korumak ve savunmak için malları ve canları feda etmek, bu uğurda karşılarına çıkacak her zorluğa katlanmak ve tehlikeleri göze almak da farzlardandır. Kendilerini mağlup edenle herhangi bir durumda barış yapmaları, ülkelerini tekrar kendileri ele geçirene kadar mubah değildir. İslam, Müslümanlardan, kendilerine muhalefet edenler üzerinde hakimiyet kurmalarını ister. Şayet Müslüman bunu sağlayamaz, başkalarının iktidarı altında yaşamak zorunda kalırsa; harp diyarından hicret etmek üzerine farz olur. Bu sayılanlar, İslam Dini’nin sabit kurallarıdır. Bu kuralları, hevasına uyanların tevilleri ve saldırgan sömürücülerin yardımcıları değiştiremez.

Müslüman olan herkes, içinden bir ses duyar. Bu ses ona İslam’ın ve imanın üzerine yüklediği görevleri hatırlatır. Bu ihtar edici gizli ses, samimiyetle dinlerine bağlananlara, Allah’tan bir mükâfattır. Buna rağmen zamanımızdaki Müslümanların, bir vurdumduymazlık ve birbirlerinden habersizlik hali içinde olduklarını görüyoruz. Birinci incitenin, diğerini ilgilendirmediğini; ötekinin, berikinin sıkıntısıyla dertlenmediğini görüyoruz. Belucistan halkı, Afganistan’daki İngilizlerin hareketlerinden, İngilizlerin Afganlılara yüklediği sıkıntılardan; Afganlılar, İran’ın başına gelenlerden, İngilizlerin bu ülkeye saldırmasından hiç kaygı duymuyorlar. İngilizler Mısır’da kan döküyor, işkenceler yapıyorlar. Fakat kardeşleri, onlardan akan kanı gördükleri, gırtlaklarından yükselen çığlıkları işittikleri halde; ellerini bağlamış, ayaklarını altlarına toplamış oturuyorlar. Gördükleri, gözlerinin siyahını kızarttığı halde harekete geçip yardım etmeye çalışmıyorlar.

Müslümanların bulunduğu bu hal hayret vericidir. Dini inançlarına ve nefislerinde hakka çağıran bir ses olmasına rağmen hareketsiz olmalarının sebebi nedir? Özet olarak şöyle açıklanabilir: Fikirler, kurallar, bilgiler ve inançlar; insanı harekete sevk ederse de, bunların bütünü belirleyip insanda bir huy ve meleke haline getiren varılmak istenen amaçlardır, emellerdir.

Evet, insan inançları, düşünceleri ve hareketleriyle insandır. Ancak akıl aynasına yansıyan, görünen şeyler ve idrak edilen hisler insanı kuvvetli bir şekilde etkiler. Görünen her şey düşünceye; her düşüncede bir eğilime ve harekete yol açar. Böylece düşünce ve hareket arasında meydana gelen bu bağıntı, insanın canlılığı devam ettiği, ruh beden ilgisi sürdüğü müddetçe kesilmez.

Kardeşliğin ve akrabalığın zihinde oluşturduğu etki, aynı soydan olanlar arasında yardımlaşma, menfaat elde etme, zararları yok etmek için el ele verme olmadıkça hiçbir kıymet ifade etmez. Fakat böylesi bir bağlılık oluşur ve bu, devamlı olursa; işte o zaman soy yakınlığı kalplere yerleşir. İnsanı harekete sevk eden bir kuvvet haline gelir. Artık yakını olduklarına yardımcı olmak, ruhun bir zevki ve neşesi olur. Yakınlarına isabet edecek her türlü bela ve eziyetlerden eza ve cefa duyar. Vicdan sahibi biri bu durumda tıpkı açlığı ve susuzluğu gidermek gibi bir halde üzüntü duyar. Soy bağlılığı belli bir seviyeden sonra ihmal edilirse, hayat şartları da onu tekrar oluşturmak için bir fırsat yaratmazsa, o zaman insanlar bu bağın dışında kendilerini destekleyen birisini bulurlar veya zaruretler onları buna zorlar. Bu durumda soy bağlılığının bütün etkisi yok olur ve o, sadece zihinlerde rivayet edilen, ezberlenen ama etkisi olmayan menkıbeler gibi kalır. İnsanlar için en kuvvetli bağ olan soy ve kan bağlılığında olduğu gibi, insanları bir toplum içinde birbirlerine bağlayan bütün inanç sistemlerinde ve sosyal yapılarda da durum budur. Şayet bir inanç ve düşünüş sistemi insanı, herkesin göreceği hareketlere yöneltmez; hareketin ortaya koyduğu sonuç sonra tekrar zihne yansıyarak iyice belirginleşmez ve adeta ruhun bir parçası, bir şekil haline gelmezse; böyle bir inanç ve düşünce sistemi yalnız görünüşte kalan, fakat gerçekte hiçbir önemi olmayan, sadece ara sıra hatırlanan bir inanç, düşünce ve fikirdir.

Toplumların yapısı ile ilgili olarak açıklanan bu esaslar üzerinde düşünülürse, Müslümanların dinlerine olan bağlılıklarına karşılık, bugünkü çöküşleri, uyuşuklukları ve din kardeşlerine yardımcı olmaktaki gevşeklikleri konusundaki sebepler açıklığa kavuşur. Müslümanlar arasında, gerektirdiği davranışlardan ve kabulünden sonra yapılacak işlerden soyutlanmış akide, inanç bağından başka bir şey kalmadı. Aralarındaki ilişki kesildi, bir kısmı diğer kısmını hiç de hoş olmayan bir şekilde terk etti, birbirlerinden ayrı düştüler. İnançları koruyacak ve halka doğru yolu gösterecek olan alimler arasında ne birlik; ne de fikir alış verişi, kitap alış verişi kaldı. Bir Türk alimi, bırakın uzak bir bölgeyi, Hicaz’daki alimin halinden bile habersizdir. Hindistan alimleri, Afganistan’daki alimin ilişkilerini bilmiyor. Bunlar bir tarafa, aynı ülkede yaşayan alimlerin de birbirlerinden haberi yok. Genel olarak aralarında hiçbir bağlılığın ve ilişkinin olmadığını görüyoruz. Fertler arasındaki özel yakınlıklar ve dostluklar bir tarafa bırakılırsa, toplumda hatta akrabalar arasında genel bir birliğin olmadığını görüyoruz. Herkes yalnız kendine bakıyor ve sanki tek başlarına bir kâinatmış gibi, yanı başındakini hiç hesaba katmıyor. Kendini aşacak, nefsini aşacak bir şey yapmıyor.

Alimler arasındaki bu kopukluk, İslam ülkelerinin yöneticilerinde de vardır. Osmanlıların Fas’ta Fas’ın da Osmanlı ülkesinde bir elçisinin bile bulunmaması garip değil mi? Osmanlı Devletinin Afganlılarla ve diğer doğulu Müslümanlarla doğru dürüst bir bağ kurmaması biraz tuhaf olmuyor mu?

Bu kopukluklar, vurdum duymaz tavırlar, aradaki ilişkiyi koparmalar bütün Müslümanlara yaygınlaştı. Hatta nerede Müslümanların bulunduğunu bile bilmezler. Aralarındaki ilişki öylesine kopuktur ki; Ancak Hacc sırasında kendileriyle aynı inançları paylaşan insanlar olduğunu öğrenirler. Şayet Hacc sırasında tesadüf ederlerse belki karşılıklı yaşadıkları bölgelerin adını öğrenebilirler. Fakat neye yarar? Bu durum, Müslüman’ı ümitsizliğe ve sıkıntıya sevk eder. Çünkü düşman saldırısına maruz kalan kardeşini durumunu öğrense bile zayıflığından ve bilgisizliğinden dolayı karşı koymak için harekete geçemez.

Daha önce kuvvetli bünyesi, sağlıklı mizacı ile birbirlerine sımsıkı bağlı olarak yaşayan millet, şimdi birbirinden habersizdir. Dağılmaya ve çözülmeye yüz tutmuştur. Parça parça olmuş ve her parçasında yeni yeni bir sürü zayıflık meydana gelmiştir. Böylece milletin, ümmetin varlığı yok olma sürecine girmiştir.

İslam topluluklarındaki bağların bu gevşekliği, bu çözülme ve zayıflıklar; İlim ve hilafetin birbirinden ayrılması ile başlamıştır. Abbasi halifeleri, ilk dört halifenin doğru yoluna uyarak, dini usul ve diğer konularda yeterince ilim edineceklerine sadece hilafetin adı ile yetinmeye başladılar. Bu yüzden mezhepler çoğaldı. Ayrılıklar hicri ikinci yüzyıldan sonra daha önceki dinlerin hiçbirinden örneği bulunmayan bir şekilde çoğaldı, dallanıp budaklandı. Sonra hilafet birliği sarsıldı ve çeşitli bölümlere ayrıldı: Abbasiler Bağdat’ta, Emeviler Endülüs’te, Fatimiler Mısır’da hilafet merkezleri kurdu. İslam ümmetinin söz birliği dağıldı. Millet ayrılığa düştü. Hilafetin niteliği kayboldu ve melikler, emirlik derecesine düştü. Bu yüzden Müslümanlar arasındaki eski itibarı kalmadı. Saltanat peşinde koşanlar, sadece kuvvet ve güç vasıtalarını ellerine geçirmeye çalışanlar ortaya çıktı. Hilafetin gerçek anlamını asla düşünmediler.

Cengiz Han ve oğulları ile Timurlenk ve takipçilerinin ortaya çıkarak Müslümanları kan içinde bırakmaları, ayrılıkları büsbütün artırdı. Bunların, Müslümanları birbirine düşürerek yok etmeleri, hakaret ederek canlarından bezdirmeleri sonucunda birlik tamamen bozuldu. İdareciler ile alimler arasında hiçbir bağ kalmadı. Her biri kendi başına iş görmeye başladı. Herkes kendi yakınına döndü. Cemaat fertlere bölündü. İnsanlar gruplara ayrıldı. Her grup bir adamın ya da bir mezhebin peşine takıldı. Böylece sayısız mezhep, hizip ortaya çıkmaya ve hepsi birer saltanat oluşturmaya veya mezhep kurmaya uğraştı. Birliğe sevk eden ve toplanma ile emreden inançlar zayıfladı. Akaid bozuldu. İnançların, akidenin bozulması ve zihinlerde şekil alması yukarıda da söylediğimiz gibi hareketsiz bir görüntü meydana getirdi. Zihinler hayal deposu haline dönüştü. Bütün bunların olmasından ve Müslümanların bu hali anlamaları için geçen uzunca süreden sonra başka musibetler ortaya çıkınca kalpleri ele geçiren keder ve üzüntüden başka bir şey kalmadı. Bu, başka durumlarda da olduğu gibi geçmişe duyulan üzüntüden başka bir şey de değildir. Yoksa ortaya çıkan durumu düzeltmek için harekete, gayret göstermeye bile yöneltmez.

Peygamberin diliyle şereflendirilen alimlere; kendilerine bırakılan veraset hakkı için, dini bağlılıkları yeniden kurmak, ayrılıkları ortadan kaldırarak dinin emrettiği birliği ve ahengi sağlamak bir vecibedir. Bu amaçla kendi cami ve medreselerinde toplanmalı ve buraları birlik sağlamak için birer merkez haline getirmelidirler. Hatta her cami, her medrese birliği meydana getirmeye hazır birer okul olmalı; her biri aynı amacı güden büyük bir kurumun ayrı halkaları durumuna gelmelidir. Biri titrediğinde diğer tarafı ona karşı çırpınmalıdır. Bütün dünyadaki alimler, hatipler, imamlar ve vaizler bir birlik anlaşması yaparak birbirlerine bağlanmalı, çeşitli bölgelerde merkezler oluşturmalı ve birlik işleri için oraya başvurmalıdırlar. Hep birlikte halkın elinde tutarak onlara Kur’an’ın sahih sünnetin gösterdiği mutluluk yolunu göstermelidirler. Bağlılıklarını tek merkezde toplamalı ve bu merkezide mukaddes bölgelerin en şerefli olan Mekke’de Beytullah olarak seçmelidirler. Böylece dini kuvvetlendirmeli, düşman saldırılarına karşılık vermeli, ümmetin ihtiyaçlarını gidermeye çalışmalıdırlar. İlmi yaymak, anlayışları düzeltmek ve dini bidatlardan temizlemek için gayret etmelidirler. Eski bidatları temizlemekle yetinmemeli, yeni bidatlara karşı da tedbirli olmalıdırlar. Böylece ümmet kuvvetlenecek, sözü yükselecek ve gelen belalara karşı dirençli olacaktır. Bu durum, düşünen insan için hiçte zor değildir.

Yalnız cidden esef vericidir ki; alimlerin ve Müslüman düşünürlerin büyük bir bölümü nedense bu yola girmiyorlar. En yakın vasıtanın bu olduğu ve gayret sahiplerinden bir grubunda şu günlerde buna yöneldiği sırada, Müslümanların idarecilerinden ve hamiyetli alimlerinden bu yolu desteklemelerini bekliyoruz. Kendilerini birleştirecek ve dağınıklıklarını toparlayacak olanlara ilgisiz kalmasınlar. Asırlardan beri yaşadığımız tecrübeler bizim için öylesine açık bir ders oldu ki; adam olmak için bu tecrübeler dışında başka hiçbir itici güce muhtaç değiliz. Yakınındakilere birlik elini uzatmak; uzakta bulunanları, davetçiler göndererek birlik sınırı içine almak; dine, millete faydalı olacak işlere yine el birliği ile girişmek pek güç değildir. Böylece Allah’ın emri yerine getirilmiş olur. İçimizde ümitsizliğe yer yoktur. Ümmette henüz hayat belirtileri vardır. Umutlar gerçekleşecektir. Nihayet dönüş Allaha’adır. (Fatır; 18)

El-Urvetul Vuska 
Cemaleddin AFGANİ-Muhammed ABDUH
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer