Ana Sayfa  /  BİYOGRAFİ  /  Mevdudi ve Islahat Düşüncesi / Sait KORKULU
  • Facebook da Paylaş
Mevdudi ve Islahat Düşüncesi / Sait KORKULU
  • 28-11-2014
  • 0 yorum
  • 2644 okunma
Mevlana Seyyid Ebu’l Al’a Mevdudi’nin hayatı ve düşüncesi bir çok bakımdan özel bir ilgiye sahiptir. O İslam’ın sistematik bir siyasi yorumunu ve görüşünü hayata geçirmek için bir toplumsal hareket planı oluşturan ilk Müslüman düşünürlerden birisidir.

Hayatı

Hint Altkıtası'nda Babür Hanedanlığının yıkılıp (1857) İngiliz sömürge idaresinin iktidarı ele geçirdiği, Müslümanların iktisadi ve kültürel varlığının düşüşte, buna mukabil Hint milliyetçiliği ve Hindu kültürel kimliğin yükselişte olduğu bir zaman diliminde, Seyyid Ebu’l Ala Mevdudi 25 Eylül 1903’te (Günümüz Pakistan) Avrangabad’da, Seyyid Ahmet Hasan Mevdudi’nin beş çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya geldi. Mevdudi ailesinin soyu Çişti tarikatının önde gelen kollarından birine dayanıyordu. O ”Ben 1300 yıllık bir irşat, züht ve tasavvuf tarihine sahip bir aileye mensubum” diyordu.

Mevdudi ilk tahsilini evde gördü. Bu ilk eğitim Farsça ve Urduca çalışmakla başlayıp çok geçmeden Arapça, mantık, fıkıh ve hadisi de içine alan yoğun bir eğitim programı ile devam etti. Mevdudi henüz on bir yaşında, Mısır’lı modernist, düşünür,  Kasım Emin’in, el-Mer’etü’l-Cedide (Modern Kadın) eserini Arapça’ dan Urduca’ ya çevirdi. Bu yaşta oluşturduğu entelektüel duruş ile, kendine hakim bir tabiatın ilk emarelerini ortaya koydu. 1915 yılında, Mevdudi ailesi Haydarabad’a taşındı, orda mahalli Daru’l ulum (İlahiyat fakültesi)’a kayıt oldu, ancak babası Mir Hasan Mevdudi’nin  rahatsızlanması üzerine okul hayatını bırakıp Bhopal’de gazeteciliğe başladı. 1918 de  kardeşi Ebu’l-Hayr, Medine gazetesinin editörü olduğunda o da ilk yazarlık deneyimini burada edindi. Daha sonra Delhiye geçen Mevdudi, siyasetin yoğun olarak yaşandığı bu kozmopolit şehrin atmosferine çok geçmeden kapılarak kısa sürede kendini siyasetin içinde buldu. Bu yıllarda kendini okumaya veren Mevdudi  ailesinin sömürgecilik aleyhtarı eğiliminin de etkisiyle çok geçmeden bağımsızlık hareketine katıldı. Bu yıllarda Modernlik ve Batı üzerine esaslı bir okuma faaliyeti gerçekleştiren Ebü’l Ala   modern ilmi metodun tehlike arz ettiği kadar fikri bir cazibe taşıdığını keşfetti. Mevdudi bu yıllarda modernist düşüncenin esasları ve amaçları hakkında kuşkulu olmakla beraber bu düşünceyi anlamak ve gelenek ile modernlik arasındaki felsefi farkı tespit etmek için ciddi bir çaba sarf etti. Şu varki  onun bu dönemdeki siyasi faaliyetleri toplumsal ve dini hissiyata değil esas itibariyle İngiliz aleyhtarlığına dayanıyordu. O,bu yıllarda siyasi faaliyetlerinin yanında, Fatihpuri Medresesinde hadis, fıkıh, kelam, edebiyat, tasavvuf, tefsir, belagat ve ilmi  maani okudu, bu medreseden icazet aldı. Ubeydullah Sindi ve Ebu’l Kelam Azad gibi Hilafet Hareketi liderlerinin eser ve görüşlerine aşina olan Mevdudi, çok geçmeden bu harekete katıldı. Bu yıllarda Mevdudi’nin siyasi düşüncesinin temel noktaları, Emperyalizm aleyhtarı, Hilafet kurumunun ihyası ve gerekliliği olmuştur. O, İslam tarihinin Müslümanların karşılaştığı problemlerin giderilmesi için yeterli olduğunu düşünüyor, henüz İslam’ı evrensel bir sosyo-politik model olarak görmüyordu.

Türk hükümeti, hilafeti  ilga ettikten sonra, Ekim 1924’te Hilafet Hareketi çöktü. Bu Mevdudi için acı bir tecrübe oldu ve bu onun  dinin siyasetle ilişkisine dair bakış açısında köklü bir değişikliğe neden oldu. Hilafetin Batı’cı Türk milliyetçileri ile, Avrupalılarla işbirliğine giden Arap milliyetçilerinin ihanetleri sonucu yıkıldığını görmeye başladığında, Milliyetçilik ve Batıcılık hakkında derin bir kuşkuya kapıldı. O milliyetçiliğin seküler mahiyeti gereği İslam’ın çıkarlarını asla koruyamayacağı kanaatine vardı. Bu yıllardan sonra , Müslümanların çıkarlarını korumak için siyasi bir strateji kurmaya, İslam’a ve onun müesseselerini ihya etmeye yöneldi. Şu var ki  Mevdudi’nin, Hilafetin uygulanabilirliğine ilişkin inancı sarsılmadı, ancak eğer hilafetin devamı sağlanacaksa, bu kurumun hissi bağlara veya siyasi çıkarlara değil, dini sebeplere binaen yeniden inşa edilmeliydi. O bu davayı gütmek için gazeteciliğin uygun bir zemin olmadığını  düşünüp, on yıllık gazetecilik hayatını 1928’de bıraktı. Takip eden yıllarda Mevdudi, Afganistan’daki Ahmed-i misyonerlerin idam edilmesi  ve Hindu lider Swami  Shradhand’ın öldürülmesi ile başlayan Müslümanlara dönük  kara propagandaya karşı, cihad Risalesini kaleme aldı. Ghandi’nin bile “Kılıç Dini” diyerek İslam’a dil uzattığı, Müslüman modernistlerin bu çirkin kampanya karşısında neredeyse özür mahiyetindeki cevapları, Mevdudi’yi harekete geçirdi. O , cihadın dini geçerliliğini teyit etmekle beraber, cihadın mantığını, bunun tatbikine yönelik hukuki sınırlamaları da  tespit eden, İslam’da Harp Hukuku risalesini yayınladı. Mevdudi argümanlarını, Batı Düşüncesiyle karşılaştırmalı bir şekilde formüle ederek, Cihad doktrinini evrensel savaş ve barış hukuku çerçevesinde sundu. Cihadı, küstahça keyfi bir şiddet olarak mahkum edenlere, hukuki argüman ve duyarlılıkları kullanarak, cihad ameliyesinin haklılığını tespite yöneldi.

1932-1937 yılları Ebü’l Ala’nın ihyacı temayüllerinin iyice belirginleştiği yıllardır. O Müslüman hükümdarlıklarda dahil, İslam tarihinin klasik müesseselerinin canlandırılması, ya da  yeniden tesis edilmesinin mümkün olmadığını söyleyerek,  Müslüman iktidarının düşüşünü tersine çevirmenin anahtarı olarak, bizzat İslam’a ve onun değerlerinin ihyasına yöneldi.

1932 Tercümanü’l Kur’an Dergisini devraldı. Mevdudi’nin İhyacı çözüm tarzı 1937’deki Delhi seyahatine kadar siyasi bir çerçevede ifade edilmiş değildi. O, öncelikle davasının nüfuz alanını genişletmek gayesi ile İslami bir müessese kurmayı planlıyordu. Tam da bu yıllarda “Müslümanların uyanışını sağlamanın en müessir yolu Eğitimdir” diyen M. İkbal ile yolları kesişti. İleride kurulması muhtemel İslam Devleti’ne  kadrolar yetiştirme fikrinden hareketle bir  vakıf inşa eden,  M. İkbal ve Niyazi Ali, kurdukları Darü’l İslam Vakfı’nın başkanlığına Mevdudi’yi getirdiler.

Mevdudi, Darü’l İslam’ı Hindistan’daki Müslüman cemaate liderler yetiştirecek ve siyasi kurtuluşa medar olacak, hareketin temeli olacak bir mektep olarak görüyordu. Vakıf sayesinde görüşlerini ve projesini Hindistan’daki Müslümanlara ulaştırma fırsatı buldu. Hazırladığı kitapları ve risaleleri Hindistan’daki Müslümanlara ait bütün büyük ilmi merkezlere gönderdi. Mevdudi’nin Müslüman kimliği ve İslam devleti hakkındaki görüşleri, Hindistan Müslümanlarının fikri hayatına nüfuz etmeye başladı. M. İkbal ve Niyazi Ali başlarda bir eğitim kurumu olarak tasarladıkları Darü’l İslam projesi, Mevdudi ile birlikte siyasal bir projeye dönüştü. Siyasal yoğunluğu gittikçe artan Mevdudi’nin, Müslümanların içinde bulunduğu buhranın uzun vadeli çözümleri beklemeye tahammül edemeyecek kadar acil olduğuna ve hantal bir eğitim programını takip etmenin yetersiz olduğu kanaatine vardı. Teşkilatlanma işlerine kayda değer bir aşinalık kesb eden Ebü’l Ala , bir Cemaat (Parti) kurma işiyle daha fazla ilgilenmeye başladı. Bu amaçla Tebliğ Cemaati’nin işleyişini izlemek üzere Mevat’a gitti. Burada cemaatin lideri Mevlana, Muhammed İlyas ile bir dizi görüşmelerde bulundu. Mevlana, İlyas’ın çalışmalarından oldukça etkilendi. O, İslam’ın Delhi’de uğradığı akıbetten, Mevat’daki İslami canlılığa hayranlık duyarak, Mevlana, İlyas’ı, ”Şeyh Ahmed Serhendi ve Seyyid Ahmed Şah’ın manevi varisi” olarak selamladı. Şu var ki o , ancak teşkilatlanmayla üstesinden gelinebilecek  sosyo-politik meseleler karşısında, Tebliğ Cemaati’ni yetersiz buluyor ve bunu geliştirmeyi düşünüyordu.

O, insanların zihinlerini İslam’ın kalıbında biçimlendirecek, edebi-ilmi bir güce, ilmi kuvveti benimseyebilecek dava işçilerine ve bu dava işçilerini birleştirecek  teşkilat gücüne, birde İnsanların muhtemel yanlışlarını frenleyecek manevi bir caydırıcılığa ihtiyaç var diyordu. Ebü’l Ala, 1941 Lahor’da Cemaat-i İslami’yi kurdu. Şu var ki, bu tarihten altı yıl sonra kurulan Pakistan devletinden sonra, Mevdudi’nin ideologluk sıfatı artık geri planda kalacaktı. Onun en önemli ve etkili eserleri bu tarihe kadar olan dönemde yazılmıştır. Onun tebliğ üzerine yazdığı en meşhur 19 eseri 1933-1941 yılları arasında kaleme alınmıştır. Zaten bu tarihe kadar onun fikirleri Güney Asya’da ve İslam alemi sathında, çağdaş İslam düşüncesi içerisinde çoktan yerini almıştı.

Pakistan’ın 1947 de kurulmasını müteakip , cemaat yeni bir istikamet kazandı ve Mevdudi’nin kariyeri köklü bir değişikliğe uğradı. O bir alim, bir ideolog hüviyetinden daha ziyade, aktif bir siyasetçi  hüviyeti arz ediyordu. 1947 de cemaat, Hindistan ve Pakistan şubelerine bölündü, Mevdudi ve teşkilatın önde gelenleri Pakistan tarafını tercih ettiler. Cemaat, siyasi realitelerin ve toplumsal meselelerin İslami çözümü, İslam’ın ihya ve tecdidi üzerine daha büyük çaptaki vurgusunu , bir siyasi parti programı ile ortaya koydu. Geleneksel İslam’a menfi bakmakla beraber, Cemaat Pakistan için İslami bir anayasa talebiyle, kısa sürede ulema ve diğer gruplarla safları sıklaştırdı. 1947 den, ülkenin ilk anayasasının kabul edildiği 1956 yılına kadar, İslami ittifakın taleplerini tayin etti. Hükümet ile, ulema ve partiler arasında süren müzakerelerde, hakim bir unsur olarak yer aldı. Şu var ki Cemaatin, dinin siyasetteki rolü hususundaki tavrı, hükümetlerle arasında açık bir karşıtlığın doğmasına yol açmıştı.  Hükümetin, Keşmir meselesi ile cihad ilan etmesine destek vermeyen Mevdudi, ”İki yüzlülükle cihad olmaz”, cihad haklı bir temelde, usulüne uygun, meşru bir otorite tarafından ilan edilir diyordu. Mevdudi ve birçok partili hapse atıldı. Ebü’l Ala 1950 de hapisten çıktığında, Parti başarılı bir şekilde İslami ittifakı canlandırmış ve anayasa müzakerelerini iyice İslami bir yöne kaydırmış bulunuyordu. 1956 Anayasası’nın İslamiliği , Cemaatin tam teşekküllü bir siyasi parti haline gelmesine zemin hazırladı. Mevdudi Cemaati ,1958 genel seçimlerine katılmaya ikna etse de, bu anayasa zaferi kısa sürdü. General Muhammed Eyüp Han , dinin siyasete karıştırılmasına karşı çıkan laik bir gündem ile ,  darbe yaparak 1958'de iktidarı ele geçirdi..

Sonraki on yıl içinde, ülkenin İslamlaştırılması hamleleri yavaşlatıldı. Cemaatin büroları kapatıldı; paralarına el konuldu; faaliyetleri, neşriyat organları, muhabere ağları ve hareket imkanları büyük ölçüde engellendi. Bu dönemde Mevdudi, bir kez suikast girişimine uğradı ve iki kez hapse atıldı. Cemaat, İslam davasını siyasi arenada müdafaa etmek ve dini aktivizme yeniden canlılık kazandırmak gayesi ile, İslami ihya dairesinin dışından yeni müttefikler edinmeye yöneldi. Eyüp Han hegemonyasına son verilmesini savunan, seküler siyasi partilerden müteşekkil ittifaka katıldı. 1971'de Doğu Pakistan(Bangladeş)’ın ayrılması ve Zülfikar Ali Butto’nun iktidara çıkması ile cemaatin siyasi aktivizmi yeniden yükseldi. Butto dönemi ve Pakistan Halk Partisi’nin sosyalist oluşu, Cemaatin muhalefetinin temelini oluşturdu. Bu dönemdeki muhalefet ve aktivizm, Cemaatin halk nezdinde ki konumunu oldukça güçlendirdi ve 1977 deki seçimlerde cemaat dokuz sandalye kazandı. Aynı yıl Mevdudi ve hareketi, Butto’yu deviren general Ziya-ül Hak ile iyi ilişkiler geliştirdi. Mevdudi, Ziya rejiminde cemaatin soluk aldığını, manevra için daha geniş bir alan bulduğunu görmekle kalmadı, vizyonunun gerçekleşme imkanını da müşahede etti. Ne var ki Mevdudi’nin, Ziya’nın devleti İslamileştirme  teşebbüslerinin hangi noktalara varacağını görmesine ömrü vefa etmedi.

1979 yılında Mevdudi’nin müzmin böbrek hastalığı arttı, birbiri ardına geçirdiği ameliyatlardan sonra 22 Eylül 1979 da Hakka yürüdü. Naaşı, Lahor şehri boyunca uzanan kalabalık bir cemaat eşliğinde, evinin bahçesine defnedildi.

Bütüncül ve Sistemli Bir Dünya Görüşü

Mevdudi’nin fikirleri sömürge iktidarının sönmeye, Hindistan milli şuurunun yükselmeye başladığı yıllarda şekillendi. Toplumsal ve kültürel bir kimlik tayini sürecinde içkin olan problemlere bir cevap olarak ortaya çıktı: Kültürel  tavır olarak sömürge düzenine  karşı, toplumsal bir muhalefet olarak da Hindu milliyetçiliğin yükselişine yönelikti.

Mevdudi’ ye göre asıl tehdit kültüreldi. Hindistan’da  İslami kültürün aşınması, beraberinde Müslümanların ekonomik ve siyasi olarak dışlanmasını getiriyordu. O bir hal çaresi olarak önce Müslüman’ı tarifle işe başladı ve bu şekilde Müslümanlara,  kendilerini sömürge düzeninin tesirinden ve zuhur eden Hindu nizamından farklı kılacak yeni bir kimlik kazandırmaya çalışıyordu. Müslüman olmayı sadece İslam’ı takip etmenin ötesinde bir anlamla, Müslüman’ı  modern toplumsal bağlantıları, siyasi beklentileri ve nihayet kültürel bir bakış açısı olan modern bir varlık olarak tanımlıyor ve geleneksel  İslami kurumları,  modern çağda Müslümanların mevcudiyetinin önünde birer pranga olarak görüyordu.

Ona göre Hinduları Hindistan milliyetçiliği kılıfı altında iktidar hamlesine yönelten Batılı düşünce ve değerlerdi, Hindu tehdidi “İslam’ın düşüşü”nün sadece bir yan ürünüydü.  İslam’ın düşüşünde kaçınılamaz veya önlenemez hiçbir şey yoktu; Müslümanların felaketini Batı’nın siyasi kudretine ve maddi kaynaklarına, veya Hinduların sayısal üstünlüğüne bağlayarak izah etmiyor, bilakis o, problemin kaynağı olarak Müslümanları görüyordu. Çağdaş İslam’ın buhranı ve bunun neticesinde Müslümanlarla Kur’an arasındaki ilişkilerde ortaya çıkan “bulanıklık”, etkisi görülen diğer tarihi dinamiklerin üstünde ve ötesinde Allah’ın emirlerine kesin bir bağlılıktan uzak olan “mutaassıp” Müslümanların eseriydi. Mevdudi, sufizmi İslam’ın düşüşünden sorumlu tutuyor, sufi önderlerin Moğol liderlerini yanlış yönlendirerek onları sentez denemelere yönelttiğine inanıyordu. O sufizmden İslam ile Hinduizm’in gizli bir izdivacı olarak bahsederdi.

Mevdudi’ye göre,  imanın fert bazında ihyasının Müslümanların toplumsal ve siyasi hayatlarını canlandırma davasının ilk adımıydı, tek yol Müslüman kelimesinin manasını  yeniden yapmaktı. Bu bağlamda  Ebul A’la İslami akideyi tasrih, bu akidenin esaslarını izah ve öğretilerini tatbik faaliyetine yöneldi.

Mevdudi’nin söyleminde "Din" kavramı özel bir yer tutuyordu. Din kavramını İslami pratik ve ritüelleri veya İslam öğretilerinin bir çerçevesi olarak değil; alem şümul bir değerler sistemini  ifade edecek şekilde kullanıyordu. Dini Allah’a mutlak  itaat diye tarif edip, dinin gayesini gerçekleştiren Şeriatı  ise müminin toplumsal münasebetlerini tanzim  ederek Allah’a itaati devamlı kılacak, tarz ve biçimler olarak tanımlıyordu. Dini, Allah’ın bilgisine (Marifetullah) ulaşmanın aracısı gören tasavvufi yaklaşımların aksine  Mevdudi, din dışında hiçbir ruhaniyet imkanı,   dini vecibelerden ayrı ve aşkın hiçbir bilgi yoktur. Dini bilgi, Tanrı bilgisine değil, Allah’a mutlak itaati kabule dayanırdı.

Geleneksel İslam anlayışında ferdin manevi dünyasına hitap eden din ile,  toplumsal düzen yönüyle din arasında bir denge vardı. Dini düzeni oluşturan ve sürdüren,  kişilerin dini hayatlarıydı. Mevdudi’nin düşünce sisteminde  ise,  fertlerin dini hayatı önemli bir yer tutmakla beraber, son tahlilde fertlerin dini hayatını teminat altına alan toplum ve siyasi düzendi. 

Mevdudi çalışmalarını İslami “tecdid” kavramıyla ifade ediyordu. Ona göre tecdid, Nebevi Devrin sonundan, bugünün Hindistan’ına kadar hayır ile şer, İslam ile küfür arasındaki mücadelenin tarih tecrübesinin merkezinde yer alıyordu. O tecdidi, akideyi yeniden yorumlamada tarihi bir paradigma olarak görüyordu.

Ona göre, Kur’an bütün toplumsal teşri sahasının herhangi bir kaynağı değil, başlıca kaynağıydı: Akidenin ise sadece bir yönü değil, bütün gayesiydi. İslam Hukuku’nun diğer kaynaklarını mana ve fonksiyonunun daha belirgin ve dünyevi rolünü sunabilecek şekilde yeniden yorumladı. O bu kaynakları yorumlarken herhangi bir Ehl-i Sünnet mezhebini izlemekten bilinçli olarak kaçındı ve dini kaynakların sistemli bir şekilde tevil ve tasnifine zemin hazırlamak için mantıki ve hukuki farklılıkların üzerinde durmadı. Onun eserlerinde usul ile ilgili meseleler, yine inancı aksiyona bağlayacak şekilde  İslami öğretilerle toplumsal davalar arasındaki bağlantılar şeklinde ele alındı.

O, Kur’an’ın sadece okumak ve tefekkür etmek ve gizli hakikatleri araştırmak için gönderilmediğini, asıl zahiri manasını okumak ve hayata geçirmek için inzal olduğunu söylüyordu. Mevdudi’nin görüşlerinin klasik kaynaklarda örnekleri vardı, fakat o, bu görüşlere kendi düşüncesiyle vardı. Sosyo-politik bir gerçeklik olan İslam, bir dini inançlar manzumesi olmanın ötesinde bir şeydi.

Mevdudi esaslı bir dünya görüşü ortaya koyarken geleneksel değer ve kurumları tamamen reddetmiyordu fakat geleneksel İslami anlayışa hep mesafe ile baktı. O içtihad pratiği için; Kur’an’ın, sünnetin ve diğer dini hukuk kaynaklarının ilmine vakıf olanlar ve Arapça’ya hakim olanlar icra edebilir diyerek bu kurumu seçkin bir zümreye tahsis etmeyerek  geleneksel bakıştan ayrılıyordu. Mevdudi yeni hakikatler peşinde değildi. O sadece asli hakikatlerin daha iyi anlaşılması davasındaydı. Tecdid doktrininin kökleri İslami kaynaklarda mevcuttu; fakat bunun kullanılması büyük ölçüde askıya alınmıştı. Mevdudi’nin bu doktrine başvurması ve onu yönlendirmeye çalıştığı tarz geleneksel perspektife aykırıydı.

Müslümanların Hint Altkıtası’nda  iktidardan düşüşü, siyasete yönelik yaklaşımı değiştirmişti. Hanefi hukukunu, tutarlı ve yekvücut bir İslami talim geleneği halinde yoğuran Şah Veliyullah’a bağlı olarak ortaya çıkan tecdid ve ihya geleneği,  Mevdudi ile geniş çaplı bir İslami düşünce mektebine dönüştü. Mevdudi’nin iddiası, otoritesi ve hareket planı birçok bakımdan İslam’daki ihya ve tecdid geleneğinden mülhem ve müteessir olmuştur . Seyyid Ahmed Serhendi’nin zamanından günümüze kadar ulaşan bu gelenek İslam’ın Hindistan’daki tarihinin mühim bir unsuru olmuştur.

 Mevdudi hiçbir mezhebe bağlı olmayan müstakil bir hukuki yaklaşım geliştirdi. Bu yaklaşım, Sünni hukukunu genişletmek ve modern tahsilli Müslümanları çekmek için, başta Hanbeli fıkhı ve meşhur fakih İbn Teymiye’nin hukukla ilgili yorumları ile beraber diğer fıkıh mekteplerinden ve Şia’dan unsurlar kattı. Mevdudi siyasi düzeni değiştirmekle beraber, onu iddiası, kısmen İslami kaynakları müminler açmak suretiyle daha kısa vadede İslam ile Müslümanlar arasındaki ilişkileri yeniden şekillendirmeye yönelikti. Onun yazılı eserleri geleneksel ilmi üslup  ve terminolojiden kaçınılarak basit bir dille yazılmıştı. O fikri tartışmaları çok sayıda insanın anlayacağı ve belli bir zümre veya grubun tekelinde tutamayacağı bir düzeye indirdi. Bunun İslami beyanın şümul ve derecesini standart hale getirme ve bu şekilde onu zamanla olağanlaştırma gibi bir etkisi de vardı.

Mevdudi  ulemayı,  izhar ettiği İslam düzeninde yeri olmayan tarih dışı bir müessese olarak tasvir etti. İhya edilmiş bir hilafet veya modern bir İslami devlet, toplumun liderleri, yargıçları ve velileri olarak, ulemaya meydan vermeyecekti. Şahsiyetli Müslümanların ulemaya ihtiyacı yoktu. Benzer şekilde içtihadın icrası için modern ilimlerin tahsilini şart koşmak suretiyle dini görevli ve modern düşünürler olma noktasında ulemayı, devri geçmiş bir zümre mevkiine koyuyordu.

Mevdudi İslam inkılabını  tanımlamak durumunda kaldığında devrimden ziyade tekamülden bahsediyordu. Onun İslami devrimi, amacı sosyo-ekonomik manada değil ahlaki anlamda adalet ve iyilik olan, tedrici ve tekamüle dayalı bir kültürel, toplumsal ve siyasi reform süreciydi. O, devrimi,  Nebevi çağda görülen tedrici değişim olarak tarif ediyordu.  Çeşitli İslam ülkelerindeki despotizmin mahiyet ve derecesi çok değişiklik arz ettiği için standart bir usul önermenin kabil olmadığını, yine de gizli yer altı hareketlerinin ve kanlı devrimlerin metod ve tekniklerine yönelmenin cazibesine direnmek gerektiğini,  İslami devlet davası yolunda mutedil vasıtalara başvurulması gerektiğini savunmuştur.

Mevdudi’nin İslami devlet anlayışı, klasik hilafet doktrininin modernleşmiş şekli olarak görünse de, o hilafet davasından çok din dokusunu güçlendirme ve aynı zamanda modern bir devleti yürütme meselesi ile ilgileniyordu. Ona göre dini güçlendirmek ile devleti idare etmek kaçınılmaz olarak birbirine bağlı iki nitelikti. İslam’ın sırf düşünce ile anlaşılamayacağını, ancak ameli şehadet ile hayata aktarıldığı takdirde anlam kazanacağını savunuyor; bu bağlamda dini hakikat toplumsal harekete dayanıyordu, ki bu da takvanın üstün bir ifadesiydi. İslam’ın manevi ile dünyevi arasında, inanç ile siyaset arasında hiçbir sınır tanımadığını sıkça vurgulamıştır. İslami devletin varlığı zaruridir. Zira İslam iktidar merkezlerini kontrol etmedikçe tam manasıyla hayata geçirilemezdi. İslam devleti olmadıkça İslam büyük ihtimalle marjinalleşecekti. Ona göre İslam devletinin varlığı zaruri görülmediği takdirde, vahyin gönderiliş sebebi bütünüyle tartışmaya açılmış oluyordu. Bu şekilde hakiki iman, doğası gereği siyasi harekete yönelmekle kalmıyor, ayrıca dinin bizzat varlığı siyasi bir gayeye de dayandırılıyordu.

Eserleri

Seyyid Ebü’l A’la Mevdudi çok büyük bir ilmi mirası da arkasında bırakarak ahrete intikal etmiştir. 100’ün üzerinde eser veren Ebul A’la’nın kitapları Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce, Almanca, Türkçe, Japonca, Portekizce, Hinduca, Malayca, Tamilce, Arnavutça, Boşnakça gibi dünyanın birçok diline tercüme edilmiştir.  Eserlerinden başlıcaları şunlardır:

1.       Tefhimu’l Kur’an

2.      Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamberin Hayatı

3.      İslam’da Hükümet

4.      Hilafet ve Saltanat

5.      İslam’da İhya Hareketleri

6.      Kur’an’a Göre Dört Terim

7.      Sünnetin Anayasal Konumu

8.     İslam Dünyası ve Batı Uygarlığı

9.      Gelin Müslüman Olalım

10.  İslam Ekonomisi

11.   İslam Nizamı

12.  Modern Çağda İslami Meseleler

13.  İslam’ın Milliyetçiliğe Bakışı

14.  İslami Kavramlar

15.   İslam Medeniyet

Sonuç

Toplumsal bir hareket olarak İslami ihya/tecdid hareketinin gelişimi bazı şahsiyetlerin hayat hikayeleri ve düşünsel katkılarıyla yakından ilişkilidir, kurucu fikirleri geliştiren bu şahsiyetler bir ideoloji  telaffuz ederek toplumsal kıpırdanmalara yol açmışlardır.

Bu noktada Mevlana Seyyid Ebu’l Al’a Mevdudi’nin hayatı ve düşüncesi bir çok bakımdan özel bir ilgiye sahiptir. O İslam’ın sistematik bir siyasi yorumunu ve görüşünü hayata geçirmek için bir toplumsal hareket planı oluşturan ilk Müslüman düşünürlerden birisidir.

Mevdudi’nin İslami devlet çerçevesinde ifade olunan İslami bir ideoloji ortaya koyma çabası çağdaş ihya/tecdid hareketinin yükselişine yol açan temel hamleyi teşkil etmektedir. Onun görüşleri Tunus’tan Malezya’ya kadar bütün ihya hareketlerini etkilemiştir. Seyyid Kutub gibi düşünürler ve 1978-1979 İran İnkılabı gibi olaylar üzerinde iz bırakmıştır,  Orta Asya’da, Kuzey Afrika’da ve Güneydoğu Asya’da İslami ihya hareketlerinin yayılmasında etkili olmuştur.

Mevdudi’nin hayatı ve düşüncesi, İslami ihya hareketinin Batı kültürüne yönelik bir takım reaksiyoner çabalardan ibaret olmadığını göstermiştir.  İslami ihya hareketi, hem geleneksel Müslüman kimlikle hem de seküler milliyetçilikle baş edebilecek bir kimlik oluşum sürecini ifade etmektedir. O, aynı zamanda  Hindistan Milli Kongresi’nin vaad ettiği kültürel ortak yaşayışı devre dışı bırakacak bir İslam yorumu  ortaya koymuştur. Ona göre demokrasinin, İslam devletinin hükümet etme araçları söz konusu olduğunda  bir anlamı olabilirdi. Bunun dışında hiçbir nizam,  Müslümanların dini hayatını teminat altına alamazdı.

Mevdudi’nin görüşleri Hindistan’daki Müslüman topluluğun tarihindeki bir değişim döneminde ortaya çıktı. Onun  dini siyasi vizyonu, 1852’den beridir Hindistanlı Müslümanların maruz kaldığı toplumsal çöküş ve siyasi hayal kırıklıklarının etkisi altında şekillendi. 1924’teki Hilafet Hareketi’nin çökmesinden sonra  bu tür duygular daha sık telaffuz edilmeye başladı. Esasında onun görüşleri kısmen Hilafet Hareketi’nin Hindistan Müslümanlarını birleştirme hususunda başarısız olması üzerine ortaya çıktı. Shudhi kampanyası, Ahmedi misyonerlerin faaliyetlerini yoğunlaştırması, Mekke ve Medine’de meydana gelen ayaklanmalar, Müslümanlar arasında belirsizlik ve karamsarlıkla dolu havanın doğmasına yol açtı. Bu olaylar Mevdudi’yi harekete geçirdi ve birilerini de onun eserlerini okumaya yöneltti. Mevdudi, Hindu kültürel tesiri karşısında tavizsiz, fikren bir siyaseten bölünemez bir cemaat yaratmak, canlı, saf ve kararlı İslami bir görüş ortaya koymuştur. Müslümanların mümeyyiz vasıflarını, kültürel kimliğini, toplumsal ve ahlaki değerlerini vurgulamak suretiyle çok geçmeden Müslüman topluluğun etrafına dış tesirleri bertaraf edecek sağlam bir cemaat duvarı örmüş olacaktı. Mevdudi ve Hareketi,  Güney Asya’da kayda değer bir güç haline geldiği  gibi İslam alemi sathında da hayat ve düşünceyi etkileyecek şekilde cemiyet ve siyaset için kapsamlı bir perspektif haline gelmiştir.

Kaynakça:

Mevdudi  ve İslami İhyanın Teşekkülü - S. Veli Rıza Nasr

Cemaat-i İslami - S. Veli Rıza Nasr

Çağa İz Bırakan Önderler, Mevdudi - Turan Kışlakçı

 

Not: Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Urvetü'l Vuska'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer