Ana Sayfa  /  ISLAH EKOLLERİ  /  Kuzey Afrika'da Islah Hareketi / Muhammed HALİL
  • Facebook da Paylaş
Kuzey Afrika'da Islah Hareketi / Muhammed HALİL
  • 15-08-2014
  • 0 yorum
  • 2765 okunma
Senusi tarikatının kuruluşu ve gelişmesini bu çerçeve içinde ele almak gerekmektedir. Tarikat gerçekte, hem İslam’ın varlığına yönelmiş dış siyasi tehdide hem de İslam dünyasının manevi(ruhi) sahadaki parçalanmışlığını karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıktı.

Senusi Tarikatının Doğuşu

Senusi tarikatının doğuşu ve gelişimi on üçüncü/ on dokuzuncu yüzyıl süresince ortaya çıkan diğer İslami ihya hareketlerininki ile yakından ilişkilidir. Bu sebepten, ortaya çıkışından evvel ve gelişimi sırasında vuku bulan hadiselerin mahiyetine temas etmeden tarikatın ortaya çıkışı ve etkileri üzerinde tartışmak ne uygundur, ne mümkündür. Dikkate alınacak diğer bir nokta da, Senusi hareketinin düşünce ve aksiyon eğiliminin oluşmasını sağlayan ortamın ve yönelişin hazırlanmasında önemli rol oynayan güçlerdir.

On ikinci/on sekizinci yüzyılın ikinci yarısı modern İslam tarihinde(adeta) uyku devriydi. On üçüncü/ on dokuzuncu yüzyılın başlangıcıysa Müslüman halklar için güç bir devre olarak ifade edilen yıllardı. Bir zamanların zafer ve başarı abidesi olan Osmanlı devleti hem siyasi hem de manevi açıdan zayıflamaya başlamıştı. Osmanlıların asırlardır koruyuculuğunu yaptığı ve lideri olduğunu iddia ettiği İslam dünyası, parçalanmaya yüz tutmuştu. Bu sebepten siyasi ve manevi reformların yapılması yönünde çağrılar duyulmaya başlandı. Aynı zamanda imparatorluğu yeniden canlandırmak, bir kere daha Avrupalı ileri milletlerin seviyesinde başarılı ve üstün bir yapı haline getirmek için teşebbüslere girilmekteydi.

Manevi sahada ihtiyaç duyulan şey birinci/yedinci yüz yıldan, yedinci/on üçüncü yüz yıla kadar Müslüman-Arap İmparatorluğunun adeta omurgası ve temel direği olan ayrıca vahyin esasi durumundaki İslam akaidin ihyası idi. On ikinci/on sekizinci yüz yılın başlarında,  İslam dini adeta unutulmuş, yerine birçok batıl düşünce ve amel İslam’ın içerisine sokulmuştu. İslam akaidinin orijinal saflığı hiçbir yerde bulunamaz olmuş, ibadetlerdeki bozulma da günbegün artmaya başlamıştı. Reformun gerekli olduğu inancı böylece, devrin, tabii bir olgusu haline gelmişti. Osmanlı Sultanı’nın-aynı zamanda İslam Halifesi ve aynı zamanda İslam’ın üç kutsal kentinin idarecisinin- Müslümanların itimadını ve bağlılığını gereği gibi sağlayamaması, ayrıca İslam’ın eski saflığına ve güçlü haline dönmesi konusunda gerekli isteği ve kabiliyeti göstermemiş olması, imanı koruma ve kollama noktasında sahip olduğu mevki zayıflamaktaydı. Otoritesine karşı gelişen muhalefet, kafasını kurcalamaya başlamıştı.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki bu iç çöküşün yanı sıra, iktisadi ve siyasi sahada etkisini gösteren dış tehdit de mevcuttu. On üçüncü/on dokuzuncu yüz yılın başlamasıyla birlikte, önde gelen batılı güçlerin Osmanlı devletinin Asya ve Afrika’daki önemli topraklarına göz dikme süreci başlamıştı. Bu gelişmeye paralel olarak aynı devrelerde Müslüman düşünür ve liderlere yön veren iki itici güç-Müslümanların içinde bulundukları şartları ıslah etme arzusu ve dış tehlikeye karşı koyma niyet ve kararı- adeta bir araya gelmişti. Bu itici güçlerin yönlendirmesi genelde, İslam dünyasında reformların yapılması için çağrı ve bunu takiben İslami Rönesans(ihya) hareketinin önündeki yolda var olan engellerin aşılması için planlar yapma noktalarında odaklaşmaktaydı.

Senusi tarikatının kuruluşu ve gelişmesini bu çerçeve içinde ele almak gerekmektedir. Tarikat gerçekte, hem İslam’ın varlığına yönelmiş dış siyasi tehdide hem de İslam dünyasının manevi(ruhi) sahadaki parçalanmışlığını karşı bir reaksiyon olarak ortaya çıktı. Tarikatın hedeflerini üç kategoride inceleye biliriz: Birincisi, İslam ümmetinin ilerlemesi ve İslam’ın orijinal saflığına kavuşması içi çalışmak; ikinci olarak Müslüman ülkelerin birliğine ve dayanışmasını temin ederek bu yolla İslam ümmetini( birliğini) yeniden tesis etmek; üçüncüsü de Müslümanların yaşadıkları topraklara el uzatan Avrupa emperyalizmine karşı mücadele etmek.

Senusi tarikatının kurucusu, Seyyid Muhammed bin Ali es-Senusi (büyük Senüsi olarak da bilinir) 1202/1787 tarihinde Cezayir’de Mustaganem yakınlarında el-Vasita köyünde dünyaya geldi.1 Bu dönem, Cezayir’de siyası, sosyal ve iktisadi açıdan büyük bir istikrarsızlığın ve hoşnutsuzluğun hüküm sürdüğü yıllardı, Osmanlı idarecileri- bey olarak tanımlanırlardı- ülkeyi kötü idare ediyorlar halka eza verici tarzda muamelede bulunuyorlardı. Bütün bunlar, hoşnutsuzluğun had safhaya varmasına,  Sultan’a karşı halkın duygularının menfi bir yöne doğru ciddi şekilde kaymasına ve Sultan’ın ülkedeki otoritesinin sarsılmasına neden oluyordu.

Seyyid Muhammed bin Ali es-Senusi yirmi yaşlarında, zihni melekelerini kullanma ve Cezayir’in içine sürüklendiği meseleleri analiz edebilme olgunluğuna eriştiği andan itibaren, Cezayir toplumunun parçalanmışlığı konusunda olduğu kadar Osmanlı idarecilerinin baskıcı yönetimleri hususunda da keskin ve şiddetli bir tavır takındı. Gençlik yıllarında Cezayir’deki şeyhlerden talim ve tedrisat görürken, Cezayir Müslümanların refahı için gösterdiği ilginin canlılığı ölçüsünde dünya üzerindeki tüm İslam topraklarının vahdetini arzulamaktaydı. Cezayir’den gelip geçen ticaret kervanlarında, diğer İslam topraklarında yaşan Müslümanların geri kalmışlıkları ile ilgili haberler duyulmaktaydı. Bir keresinde babasına, o devirde Müslümanların çöküşü hakkında hislerini açıklarken şöyle diyordu: ‘’ Müslümanlar her yerde yenik durumdalar; İslami sınırlar ve İslami politikalar Müslümanlar tarafından sanki sahipsiz bırakılmışlar. Bu sebepten dolayı İslam adeta ışık hızıyla korkunç bir çözme sürükleniyor. İşte baba,  benim gerçek düşüncelerim bu şekilde. ‘’ 2

Büyük Senusi ilk tahsil yıllarında Cezayir’de –Mustaganem- ve sonra Mazunda – çeşitli şeyhlerden ders aldı. Hocaları Ebu Talip el-Mazuni, Ebu’l Mahl, İbn’ul-Kanduz el-Mustaganemi, Ebu Ras el Mu’askeri, İbn Acibe ve Muhammed bin Abdulkadir Ebu Ruveyna. Bu şeyhleri yanında Kur’an, hadis ve genel İslam fıkhı tahsil etti. Daha sonra Fez’e gitti. Burada sekiz sene boyunca, Kuzey Afrika’nın her yanından İslami ilimleri tahsil etmek için gelen sayısız talebenin bulunduğu Karavviyun Camii olarak bilinen Büyük Camii’nin medresesinde eğitim gördü. Eğiti sırasında ders gördüğü ulema arasında; Hamut bin el-Hac, Sidi el-Tayyib el Kirani, Sidi Muhammed bin Emir el Nivani, Sidi Ebubekir el-İdrisi ve Sidi el-Arabi bin Ahmet el-Darkaviyi sayabiliriz.3 Fakat Senusi’nin Fez’de halinden memnun olamadığı tahmin edilmektedir. Bu memnuniyetsizlik sadece bölgede ahlaki açıdan var olan inkıras, istikrar ve güvenlikten yoksun olma halinden ziyade,  muhtemelen bölge idarecilerinin hocalarına karşı takınmış oldukları cesaret kırıcı davranışlardan dolayıdır.4 Buna bağlı olarak Senusi yaklaşık otuz yaşlarında Mısır’a gitmek üzere Fez’den ayrılmıştır. Mısır’da el*-mili el Tunusi, Su’aylib, el-Savi, el-Attar, el-Kuveysini ve el-Neccar gibi şeyhlerden ders gördü. Buradan Hicaz’a gitti. Hicaz’daki hocaları Süleyman el-Acemi, Ebu Hafs bin Ebdulkerim el-Attar ve İmam Ebu’l-Abbas Ahmed bin Abdullah bin İdris idi.      

Zikri geçen bu şeyhlerin nezaretinde tahsilini sürdürürken, Seyyid Muhammed bin Ali, özelikle Fas’daki Ticani tarikatına mensup hocaları olmak üzere Suffi şeyhlerinin etkisi altında kaldı. Daha sonra Şazeliye, Nasiriye ve Kadriye gibi diğer tarikatlara da intisap etti.5 Fakat onun, müntesibi olduğu tarikatlarının hararetli bir savunucusu olduğunu söylemek pek mümkün değildir. Hepsine birden intisabının gerçek sebebi, daha sonrada göreceğimiz gibi, evvela hepsinin tasavvufi uygulamalarından ve öğretilerinden haberdar olmak, her tarikatın en iyi noktalarını seçebilmek, sonuçta da tüm bunları birleştirerek yeni bir tarikat ortaya çıkarmak ve beklide ‘’Suffi düşünce ve aksiyonun en kamili’’ olmaktı.6        

Cezayir, Fas ve Mısır’da öğrenimini sürdürürken Seyyid Muhammed’in Müslümanların sürüklendikleri durumu, özelliklede Kuzey Afrika’ya hakim olan çöküş halini inceleme imkanı da artıyordu. Müslümanların şanslı geçmişi ile kendi devri arasında yaptığı mukayese, muhakkak ki, onun zihnini büyük ölçüde işgal ediyordu. Ayrıca, Müslümanların maddi ve manevi sahada bir yozlaşma içerisinde oldukları düşüncesi de kendisini hiç yalnız bırakmamaktaydı.7 Geri kalışın nedenlerini keşfetmek ve bu duruma bir çözüm yolu bulmak için gayret ederken vardığı sonuç şu oldu. İslam’ın geleceğinin güvenlik içinde olması için gerekli olan şey yalnızca İslam’ ın asli saflığına dönülmesi ve tüm dünyada İslam birliğinin yeniden sağlanması. Kendisi bu amaca ulaşmayı hayatın misyonu haline getirmişti. Tüm gayretlerini ve irşadlarının hedefi buydu. Daha güçlü bir manevi hale ulaşabilmek için Büyük Senusi, Hazreti Muhammed’ in (sav ) doğum yeri olan, ayrıca birinci/ yedinci ve ikinci/sekizinci yüzyıllarda Müslümanların kendi devletlerini kurmada gerçek bir atlama taşı hüviyetindeki Hicaz’ a gitmeye karar verdi. Bu seyahatin zahiri sebebi hac farizasını yerine getirmekti, fakat gerçek saik bunun çok daha ötesinde İslam’ın kutsal şehirlerini ziyaret ederek, oralardan aldığı manevi güçle, kederli ve perişan bir halde bulunan maneviyatını kuvvetlendirmekti. Bunun ötesinde hareketinin politik sebepleri de olması muhtemeldi. Fez’ deki hocalık yıllarında, buradaki Osmanlı yöneticilerine karşı eleştirici bir tavır almakta temayüz etmişti. Bazen yumuşak ve nasihat edici, bazen de kaba ve protesto edici bir tavır; idarecilerin dikkatini kendi kötü yöntemlerine ve Fez’ de içine düşüren kötü şartlara çekiyordu. Neticede Fas‘ ta kalması tehlikeli görüldü. Bölgedeki otoriteler Şeyh Senusi’yi kendi prestijleri için bir tehdit olarak gördüler; din terkinlerinin politik bir direnişe dönüşmesinden korktular. Çünkü bu tip bir gelişme Osmanlıların Fas’taki idaresinin sona ermesine yol açabilirdi. Otoritelerle böyle bir ihtilaftan sakınmak için, Seyit Muhammed Cezayir’ de Laghouat’ a gitmek üzere bölgeden ayrılmaya karar verdi. Bu bölgede Sudan’ a giden ve oradan gelen kervanlar için stratejik bir konumda bulunmaktaydı. Ayrıca Atlas Sahra’ da anahtar bir mevkiye sahipti.8    

Laghout’ u seçmesinde Seyit Muhammed’ in ana amaçlarından biri, fikirlerini bu bölgede yayma isteği ve İslami reform ve İslam dünyasının birliği için yapageldiği irşad faaliyetine devam etme arzusuydu. Buna rağmen kısa zamanda, bu amacına tamamen ulaşamayacağını anladı ve kendini Sahra’ nın ortasına tıkılmış, tüm faydalı hareketlerden uzakta buluverdi. Böyle bir durumda oradan ayrılarak Tunus’ taki Gabes’ e doğru yola koyuldu. Daha sonra sırasıyla şöyle bir güzergâh takip etti; Libya’ da Trablus, Misurata ve Bingazi, Mısır ve Hicaz. Hayatının bu devresinde Kuzey Afrika’ daki topluluk üzerinde etkisini hissettirmeye başlamış ve böylece Senusi tarikatına giden yolun hazırlıklarına girişmişti.    

Senusi önemli sayıda Cezayirli ve diğer yerlerden ihvana kendi bakış açısını zaten kabul ettirmişti. Bu kişiler artık onun müritleri idiler. Bazıları Tunus, Libya, Mısır ve Hicaz’ a yaptığı seyahat sırasında kendisine eşlik edip öğretilerinin yayılmasında ona yardımcı oldular.    

Seyyid Muhammed’ in Tunus ve Libya’ da kaldığı süre çok kısadır, fakat bu kısa zamanda bile fikirlerini yaymaktan geri durmamıştır. Aynı şekilde Mısır’da da çok kısa bir süre kalmış hemen hemen birkaç hafta kadar sürmüştür. İlk başlarda eğitimini geliştirmek için Kahire’ deki Ezher Üniversitesi’nde okuma niyetinde olmasına rağmen, daha sonraları bu planından vazgeçmiştir. El-Ezher’ in şeyhleri onun etkisine karşı mücadele etmeye karar vermişlerdi. Bu kararlarının sebebi onun ortaya çıkardığı hareketin başarısından dolayı duydukları kıskançlık olabileceği gibi, kendilerinin Mısır valisi ( Kavalalı ) Mehmed Ali’ ye karşı takındıkları uysal tavırla Senusi’ nin çizgisinin birbirini hiç tutmaması da olabilir. Buna ilaveten Seyyid ve talebelerinin, kendi despotik yöntemini, şüphe ile bakışın ötesinde tamamen düşmanca bir nazarla değerlendirdiklerini bilen Mehmed Ali Paşa kendi açısından Senusi tarikatının hızlı gelişmesini boğmaya karar verdi. Böyle bir kararla birlikte Kavalalı Mehmed Ali, Ezher Şeyhlerine Senusi ve müritlerinin Kahire’ de bulunmalarına karşı çıkmalarını telkin etmesi konusunda çevresindekiler tarafından teşvik ediliyordu. Ezher Şeyhlerine bu konuda cesaret de verilmesi gerekiyordu. Tüm bu düşmanca davranışlar, Seyyid’ in zihnindeki Hacca niyetini adeta ikiye katladı ve hemen Mısır’ dan ayrılıp Hicaz’ a gitmesine neden oldu.9 Fakat Mısır’ daki çalışmaları Şeyh’ in zihninde derin tesirler bıraktı. Burada Kavalalı Mehmed Ali Paşa, Osmanlı Sultanının otoritesini sarsmaya muvaffak olmuş ve onun yerine kendi yönetimini kurmuştu. Buna bağlı olarak Mısır, her ne kadar Osmanlı Hükümdarlığıma bağlı bir vassal devlet durumundaysa da, gerçekte Osmanlı Sultanına karşı bağımsızlığını ilan etmiş, dünya devletleri içinde otonom bir varlık olarak yer almak için kendi içyapısını kurmaya başlamıştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi ülkesi Cezayir’i Fransızların işgalinden kurtarmaması, İmparatorluğun zayıflığını belirgin olarak ortaya koymaktaydı. Seyyid için tüm bunlar Omsalı İmparatorluğu’nun artan çöküşünün ve Sultan’a karşı yükselişindeki fiili imkânların somut örnekleriydi. Gerçekte bu hal, Müslümanların içine düştükleri acıklı duruma bir son vermek için şeyhin sarf ettiği gayretleri ziyadesiyle arttıracak bir saik oldu. Zaten şeyhte bu tip bir hareket için kendisini hazır hissediyordu. Her ne kadar şeyhe cesaret vermiş olsa da, Kavalalı Mehmed Ali’nin politik başarısının kendisi için arzu ettiği tarzda gerçek bir zafer olmadığını da hissetmekteydi. Amacına ulaşmaya daha iyi hizmet edecek noktaları şu şekilde özetlemekteydi: Kendisine sahip olduğu yüksek eğitim seviyesi, otoriter rejimler ve mezhep taassubuna karşı yapmakta olduğu mücadele ve tüm Müslüman topluluklara teknik konularda yapılacak eğitimin yaygınlaştırılması. Bundan başka, özellikle silah kullanma ve hepsinin ötesinde tüm bu hedeflerin vakit geçirilmeden gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktaydı.10

Seyyid, kafası bu düşüncelerle dolu olarak Hicaz yoluna koyuldu. Hicaz’da çoğu Mekke’de olmak üzere altı gün kalarak çalışmalarına ve vaazlarına devam etti. Hicaz’ da zamanın meşhur şeyhleri ile sıkı ilişkiler kurdu. Fakat onu en fazla etkileyen kişi, daha sonra İdrisiye ve Kadiriye-İdrisiye olarak isimlendirilecek olan tarikatın kurucusu Fas’taki Kadiri tarikatının dördüncü şeyhi, Şeyh Ahmed bin İdris el-Fazi olmuştur.11 Buna ilaveten, Mekke ve Medine’de her gün binlercesi toplanan hacılarla kurduğu münasebetler neticesi, diğer bölgelerde yaşayan Müslümanların şartlarını derinlemesine inceleme imkânı buldu.          

Kelam sahasında ve diğer sahalarda çalışmalarını geliştiren ve kuvvetlendiren Şeyh, bu yolla İslam dünyası hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip oldu. Bütün bu özelliklerden sonra kendi tarikatını kurma noktasına geldiğini hissetmeye başlamıştı.         

Seyyid Ahmed bin İdris’in Yemen’de ölümü üzerine (ki buraya Mekke’deki Maliki şeyhlerin düşmanlığı karşısında sürgün olarak gitmişti), Seyyid Muhammed el-Senusi 1253/1837 yılında yeni bir tarikat kurmak üzere ortaya çıktı. Bu tarikat İdrisiye’nin bir alt-kolu mesabesindeydi ve merkez olarak da Mekke yakınlarında Ebu Kubeys dağını seçmişti.12 Tarikat burada, özellikle Hicaz’daki Bedevi kabileleri arasında büyük bir gelişme göstermişti. İleri gelen kabilelerin en önemlisi Mekke ve Medine arasında bulunan Harp kabilesiydi.13 Hicazlı kabileler arasında gösterilen bu başarı, Mekke’de birçok otoritenin kıskançlıklarının kabarmasına neden oldu. Özellikle Muhammed bin Abdulvahab karşıtı olanlar Senusi hareketine yönelik muhalefeti kışkırtmaya giriştiler. Bu uğraşlarında kendilerine en büyük desteği verenler ise Ulema, Mekke Şerifi ve Türk yöneticileriydi.14 Böyle bir desteğin sebebi tarikatın, bu kesimlerin prestijlerini ve imtiyazlarını açıkça tehdit eder bir havada görünmesiydi. Muhalefetin diğer bir sebebi de tarikatın tasavvufi ölçülerinin, dini konularda bedevilerin gevşekliğine uyum sağlayacak bir eğilim içinde olduğu şeklinde algılanmasıydı. Muhalefet odakları aynı zamanda bu tip bir eğilimin, bedevileri dalalete götüreceğinden endişe etmekteydiler.15        

Bu tarihlerde Seyyid, daha evvel Mısır’ ı terk etmeye mecbur bırakıldığı gibi Hicaz’ dan da ayrılmaya mecbur bırakıldığını düşünerek, bu toprakları terk etmeye karar verdi. Fakat hareketi için yeni bir merkez seçme güçlüğü ile de karşı karşıya bulunmaktaydı. İlk olarak hareketin Arap yarımadasında çok az bir başarı şansı olduğunu biliyordu. Özellikle de, Mekke Şerifi, diğer şerifler ve Türk yöneticileri gibi bu harekete karşı bir muhalefet karşısında bu şansı daha da azalıyordu. İkinci olarak, Hicaz’a doğru yola çıkmadan evvel Mısır’da karşılaşmış olduğu türden bir muhalefetle karşılaşacağı adeta muhakkaktı. Üçüncü olarak, kendi ülkesi Cezayir, Fransızlar tarafından 1246/1830 yılında işgal edildiğinde, merkez olarak orayı kullanamıyordu. Senusi hareketi için yeni bir merkez seçimi yaparken Şeyh’in karşılaştığı güçlüklerden dördüncüsü, böyle bir yerin, İslam dünyası içinde merkezi bir konumda bulunması, aynı zamanda da gelişme sürecinde yönetici kesimlerin dikkatini çekmemesi gerektiği idi.            

1257/1841 yılında Şeyh Senusi, çok sayıda müridi ve sempatizanı ile birlikte Hicaz’dan ayrıldı ve Cezayir’e doğru yola koyuldu. Kahire’de birkaç ay kaldıktan sonra –bu devrede Ezher’in şeyhleri Senusi’ye ve hareketine karşı düşmanlıklarını tazelemişlerdi- yolculuğuna batı yönünde, Libya üzerinden Tunus’a doğru devam etti. Burada Fransızların Cezayir’deki en son ilerleyişlerini haber aldı. Fransızların kendini tutuklama ve her halükarda hareketini imha etme yönündeki eğilimlerinden duyduğu endişe ile Libya’ya geri döndü.16 Böyle bir durumda, rahatlıkla gidip yerleşe bileceği, resmi otoritelerin kıskançlıklarından ve açık düşmanlıklarından uzakta hareketini geliştirebileceği yegâne yer burası olarak görünüyordu. Libya ile ilgili seçimi biraz rastlantı gibi olsa da esasında bu ülke Senusi’nin tarikatı için düşündüğü tüm şartların toplandığı bir yer hüviyetindeydi.17 İstanbul’daki Hükümet merkezinden uzakta ve aynı zamanda nisbi olarak ihmal edilmiş bir bölge olan Libya’da Osmanlı memurlarının sayısı da azdı. Genellikle bu insanlar kıyı şehirlerinde oturmaktaydılar. Bu suretle kabileler kendi hallerine bırakılmışlardı. İdarecilerle münasebetleri seyrek olarak vergilerin ödenmesi ve sulhun bozulmaması ile ilgili konularda olmaktaydı.18 Bölgedeki Türk kuvvetlerinin sayısı nadiren bini geçiyordu, polise benzer bir kuvvet 1329/1911 İtalyan işgalinin hemen öncesine kadar temin edilmemişti.19 Dahası Libya nüfusunun hemen hemen tamamı büyük ölçüde dini bir irşada ihtiyaç duyuyordu. Libyalı insanın hamuru (toprağı) Seyyid’in öğretilerini almaya hazırdı. Bu gerçek, Şeyh’in işini büyük ölçüde kolaylaştırdı ve dolayısıyla gelişimini hızlandırdı.           

1259/1843 de Avakir ve Barasa kabilelerinin yardımıyla Seyyid Mukammed el-Senusi merkezi Sirenayka platosunda(el Ceber el Ahdar) (Sidi Rafi yakınlarında) zaviyesini tesis etti. Bu ilk zaviye Beyaz Tekke (Zaviye el-Beyza)20 olarak tanındı. Seyyid tedrisatını ve tebliğ faaliyetlerini yeni merkezin kuruluşunu takip eden ilk birkaç yıl içinde yaptı.          

1263/1846 yılında müritlerinin kendilerine bağlı bir tedrisat ve irşad faaliyeti yürüttüğü Mekke’ye döndü ve burada yedi yıl kadar kaldı. 1270/1853’de tekrar Sirenayka’ya döndü; üçyıl sonra merkezini Sidirafi’nin yaklaşık yüz elli km. güneydoğusundaki Cagbub’a taşıdı ve burayı tarikat merkezi haline getirdi. Bu değişmedeki ana gaye, tebliğ faaliyetleri güneye, özelliklede sahra ve ekvator Afrika’sının Pagan ve yarı-Pagan bölgelerine ve daha ilerilere yöneltmekteydi. Merkezi taşındığı bölge o an için Türk, Fransız ve Alman hükümetlerinin ulaşabilecekleri alanın dışındaydı aynı zamanda. Kuzey Batı- Afrika Mısır üzerinden Mekke’ye giden hac yolu üzerindeydi. Cagbub, Sudan ve Sahra’dan kıyıya bağlanan ticaret yollarının hav yoluyla kesiştiği nokta idi. Cagbub, hareket için merkezi bir yerde bulunuyordu ve oradan Sirenayka, Trablus, Mısır Sahrası’nın Batı yakası ve Sudan’ daki zaviyelere eşit bir uzaklık bulunmaktaydı.21          

Gerçekte, Seyyid Muhammed es-Senusi’nin tarikat merkezini Cagbub’a taşıması tarikatın gelişim tarihinde yeni bir devrenin başladığını haber vermekteydi. Her ne kadar ilk başlarda tarikat İslam’ın itikadi yönü itibarıyla daha çok içe dönük bir ihya ve reform hareketi hedefiyle kısıtlı kalmış gibi görünse de, (Cagbub merkez ittihaz ettikten sonra) artık İslam’ı yaymaya ve İslami tedrisatı yaygınlaştırmaya çalışıyordu.22 Seyyid Muhammed sudandaki Hıristiyan misyonerlerin çalışmalarına karşı adeta alarma geçmiş olmalı ki, onların faaliyetlerine savaş açmak istiyor gibi görünüyordu. Bu noktada, hareketinin şimdiye kadar kıyı bölgelerde kazandığı başarılarda ve Kuzey Afrika’da birçok Senusi zaviyesinin kurulmasını cesaret alıyordu.23           

Cagbub çok kısa bir zaman zarfında sadece Senusi tarikatının merkezi olarak kalmadı, aynı zamanda tarikata bağlı üç yüz kadar alim ve talebenin birlikte yaklaşık bin kişilik Senusi ihvanından oluşmuş bir toplulukla beraber yaşadığı İslami üniversite içinde merkez oldu.24 Bu topluluk, Cezayir, Tunus, Fas, Libya ve diğer yerlerden gelmiş kişilerden oluşurdu.           

Zamanla Cagbub üniversitesi talebeleri, şairleri ve din alimleri (ve diğerleriyle) İslami ihya ve hareketi içinde ve bu hareketin on üçüncü/ on dokuzuncu yüz yıl süresince Afrika’da yayılmasında önemli bir rol oynadı. Senusi tarikatının gelecekteki liderleri bu üniversitede yetiştiler; Seyyid Muhammed bin Ali, müritleri ve halefleri, Libya, Sahra ve Sudan’daki tebliğ faaliyetlerini buradan idare ettiler. 25           

Seyyid 1276/1859 yılında öldüğü zaman sadece Sirenayka’da otuz bir adet zaviye kurmuş bulunmaktaydı.26 Buna ilave olarak tarikatı Sirenayka ve Trablus’ta öyle bir geniş sahaya yayılmıştı ki, Osmanlı hükümetinin tarikatın etkisi ve prestijini hesaba katmaması artık mümkün değildi. Böylece Osmanlı o sıralarda bozulmuş olan Türk-Arap münasebetlerini geliştirmek ve Trablus’ta yaygınlaşan isyanları bastırmak için Senusilerin dostluğunu ve desteğini kazanmak istiyordu.           

Yine bir rivayete göre, zamanın Trablus’taki Osmanlı yöneticilerinin asker paşanın Senusi tarikatına intisap ettiği ileri sürülmekteydi.27 Osmanlı hükümetinin Senusi tarikatına karşı saygılı(hürmetkâr) tavrıyla bağlantılı olarak Sultan 1. Abdulmecid 1273/1856 yılında Senusi malikânelerinin vergiden muaf tutulduğunu ve tarikat müntesiplerine zekât ve öşür toplaya bilme izni verildiğini bildiren bir ferman çıkardı.28           

Büyük Senusi’nin büyük oğlu Seyyid Muhammed el-Mehdi 1276/1859 yılında kısa süren naiplik devri sonrasında babasının yerine tarikat şeyhi oldu.29 Seyyid el-Mehdi devrinde tarikat, Trablus ve Orta Afrika’dakilerden ayrı olarak Sirenayka’da kurulan yirmi iki zaviye ile hatırı sayılır bir genişleme gösterdi. Gerçekten tarikat o denli etkili bir konuma gelmişti ki yalnız Türk hükümeti değil, zamanının ileri gelen Avrupalı güçleri bile tarikatın dostluğunu ve desteğini arıyorlardı. Sultan Abdulaziz(1278/1861-1293/1876) sultan Abdulmecid devrindeki fermanda tanınan ayrıcalıkları teyid eden ve daha da ileri giderek Senusi zaviyelerinin hudutları dahiline koruma hakkı tanıdığını bildiren ikinci bir ferman çıkardı.30 Fakat Osmanlı hükümetinin kendilerine gösterdiği bu müsamahaya karşı Senusi liderle, Türkleri ilgilendiren herhangi bir kargaşa içerisinde bulunmayı reddettiler. Böylece Senusi liderler Sultan’ın 1293/1877 Türk-Rus harbinde savaşmak üzere kuvvet gönderme isteğini kabul etmediler. Yine, 1301/1883 yılında Sudan’daki Mehdi’nin çıkışına itibar etmediler ve onun İngilizlere karşı mücadelesine istediği yardımı göndermeyi reddettiler.           

Senusi tarikatının lideri bu tavrını bir prensip gereği olarak takınmış gibi görünmektedir, özellikle Sudan Mehdi’sinin yanlış bir iddiada bulunduğu yolundaki telakisi bu tavır doğrultusuna bir görüştü.31 1304/1886 yılın Osmanlı sultanı General Sadık paşayı Seyyid el-Mehdi’ye selamlarını iletmesi için Cagbub’a gönderdi. Bundan on sene sonra Sirenayka valisi Reşid Paşa sivil elbiselerini giyinmiş bir şekilde Seyyid’i ziyaret etti ve ona hürmetlerini bildirdi.32           

Senusilerin Avrupalı güçlerle münasebetleri büyük bir dikkat ve tedbir içerisinde sürdürülmekteydi. 1289/1872 yılında Almanya Seyyid el-Mehdi’nin desteğini kazanmaya ve onun hem Kuzey Afrika hem de Fransız Batı Afrika’sında Fransızlara karşı isyan etmeye kalkışmasını temin etmeye çalıştı, fakat başarılı olamadı. 1299/1881’de Senusiler İtalyanların aşırı ilgi ve ihtiramlarını, cevapsız bıraktılar. Bir yıl sonra, her ne kadar Arabi Paşanın Senusilerin elinde sadece bir alet olduğu ve o sıralarda isyana onların etkisiyle katılmadığı noktasında bazı düşünceler varsa da, Senusiler Arabi Paşanın Mısır’daki isyanına destek vermeyi reddetmişlerdi.33         

1313/1895’de Seyyid el-Mehdi tarikat merkezini Cagbub’un 150 km kadar güneyde, o zamana kadar pek fazla ehemmiyetli olmayan bir vak’aya, Küfra’ya taşıdı. Bu taşıma Türk otoritelerinin kontrol alanı dışına çıkmak gibi bir arzudan dolayı da vuku bulmuş olabilir.34 BU hareket Sultan II. Abdulhamid’in iddia edildiği üzere el-Ezher Üniversitesinin alimlerini yanına alarak tarikatı zemmeden bir fetva çıkarttırmasına karşı bir reaksiyon saikiyle de vuku bulmuş olabilir. Çünkü bu fetva içerik itibariyle Senusilerin tarikat uygulamalarını normal ibadet kurallarından bir sapma olarak nitelendirip mahkûm etmekteydi.35

Tarikat merkezinin Küfra’ya naklini takip eden tarikatın faaliyetleri ve gelişmesi devam etti. İktisadi açıdan, tarikat direkt ticaretten elde ettiği gelirin yanında önemli ölçüde gümrük vergilerinden faydalanıyordu. Küfra o tarihlerde göreceli olarak Büyük öneme haiz içinden kervanların düzenli olarak gelip geçeceği bir ticaret merkezi durumuna dönüştü.36 Siyasi ve dini sahada tarikat etkisini Sahra’daki bağımsız Sultanlıklara kadar genişletti. Kawae, Tibesti, Borku, Ennedi, Tarfur, Vada, Kanem, Çad, Azgar Air ve Bagirmi. Aynı zamanda Sudan’a bile ulaştı.37 Gerçekte bu sultanlıkların bazıları ile münasebet 1273/1856 yılında Büyük Senusi’nin ta Cagbub’a gelişinden kısa bir zaman sonra kurulmuştu. Fakat tarikatın Sara’nın içlerine ve Sudan’a nüfuz etmeye başlaması Seyyid el-Mehdi devrine rastlamaktadır. Bu hadise sadece çeşitli Sultanlıkların Senusi tesiri altında bir bölgede bulunmalarına ve sınırları dahilinde yeni zaviyeler teşekkül ettirilmesine sebep olmamış aynı zamanda çöl yollarının güvenliğini ve bu şekilde bölgede ticari aktivitenin huzurlu bir halde devamını sağladıkları için tarikatın gelirlerini da arttırmıştır.38

Senusilerin Sahra içlerine ve Orta Sudan'a doğru yayılmaları beraberinde tarikatı Fransızlarla karşı karşıya getirmiş ve bu tarihten sonra Fransız-Senusi ilişkileri ciddi şekilde bozulmaya yüz tutmuştur. 1317/1899’da Seyyid el-Mehdî tarikatın merkezini Küfra’dan, Kanem bölgesinde bulunan Kiru’ya taşıdı. Bu taşımada etkili olan sebepler Fransızlara karşı mukavemeti organize etmeye, tarikat tarafından yeni kazanılmış geniş bölgeleri yönetebilmek ve tarikatın bölgeye yönelik propaganda aktivitelerini daha etkili bir tarzda organize edebilme gayesi olmuştur.39

1371/1899 ve 1320/1907 yılları arasında Fransız birlikleri ve bölgedeki Senusi güçleri arasında çok sayıda silahlı mücadele vuku bulmuş ve bu çatışmalar bazen Senusi'nin zaferi bazen Fransızların galibiyeti ile neticelenmişti.40 Seyyid el-Mehdi'nin 1320/1902 yolunda Kiru’da ölmesiyle tarikat büyük bir hücuma maruz kaldı ve Fransızlara karşı mukavemet dağılmaya başladı. Seyyid Muhammed el-Mehdi'nin ihalesi Seyyid Ahmet el-Şerif Fransız ilerleyişine ve ileri gelen Avrupalı güçlerin emellerine karşı çok duyarlı idi, ayrıca bu güçlerini herhangi biriyle bir temasa girmemeye özellikle dikkat ederdi.41 İyi eğitim görmüş bir Şeyh ve müderris olan Şeyh Ahmet cami ve dini müesseseleri kılıç ve muharebe meydanına tercih ederdi. Bu sebepten tarikatın merkezi Küfra’ya geri taşıdı. Hakikatte merkezi Küfra’ya taşıması tarikatın kaderinde adeta kötü günlerin başlangıcı oldu.

Seyyid el-Mehdi'nin yönetimi döneminde sağlanan siyasi ilmi ve iktisadi gelişme artık gerilemeye başladı. Buna ilave olarak Seyit Mehdi'nin ölümünden sonra Senusi ailesi arasındaki şahsi rekabet tarikatın gücünü ve dayanışmasının yaygınlaşmasına ve etkisindeki artışın duraklamasına hız kattı.42 Libya'da İtalyan işgalin başladığı tarih olan 1323/1911’de tarikat zaten çöküş halindeydi.

Senusi Tarikatının Öğretileri ve Felsefesi

Daha önce ifade edildiği gibi Senusi hareketinin ana hedefi -ilk olarak teşekkül etmeye başladığı dönemde- İslam dinini yüzyıllarda içine düşmüş olduğu hurafelerden,  batıl inançlar ve davranışlardan temizliğe bilmek ve ilk saflığa kavuşturmaktır. Bu noktada, puriten ve reformist bir hareket olarak başta gelen niyeti İslam’ı orijinal saflığına döndürmek ve kendi dinlerini daha iyi bir şekilde anlamaları için yönlendirmekti. Kurucusu olan Büyük Senusi 1273/1856 yılında tarikatın merkezini Cagbub’a taşınmasına kadar geçen sürede tarikat içe dönük ıslahatçı bir hareket olarak faaliyetine devam etti.  Tarikat gelişiminin tam bu safhasında yeni bir istikamete yöneldi;  bu istikamet ise İslam’ın etkisini, öğretilerini daha geniş bölgelere yaymak ve insanlara bu konuda tebliğde bulunmak şeklinde özetlenebilir. Fakat bu hale rağmen, kendisini sadece din ve misyonerlik bazında bir hareket olmakla sınırlandırmadı. Kısa sürede siyasi konularla ilgilenen siyasi bir hareket olmaya başladı. Bu yüzden hareketin saf manevi bir düzeyde bir noktaya doğru gelişmesini neşvünema bulduğu ortam ve bu iki sahada karşılaştığı problemler ile birlikte ele almamız gerekmektedir.

Tabiatı itibariyle Senusilik, İslam’ın sahih akidesine ve ibadetlerine dönüşü arzulayan tam manasıyla bir sufi tarikatı idi. Bu amaca ulaşmak için sonuçta Allah ile rabıtayı sağlama yol açacak olan mevsim temizliğini ve saflığın elde etme yolunda gayret sarf ediyorlardı bu kurtuluşun uygulanma biçimi büyükse nursi'nin 9 kitabının içinde bizzat kendisi tarafına izah edilmiştir: el-Selsebil el-Main fi’l-Tara’ik el-Erba’in(Kırk Tarikatın Altı Kaynağı). Burada ruhun temizlenmesi ve Allah ile bir olması için geçmesi gerekli olan yedi safa izah edilmektedir. Kitab el-Mesail-el-Aşr,  el-Müsemma Bugyet el-Makasıd fi Hulasat el-Merasid adlı kitapta Müslümanların günlük ibadetlerinde karşılaştıkları on problemi tartışmaktadır. İkad el-Vasnan fil Amel bil-Hadis ve’l Kur’an: Bu kitapta Peygamberimiz ’in sözleri ve fillerini takip eden insanların faziletleri övülmeye çalışılır. Ayrıca Büyük Senusi, hadis anlamak için Müslüman ulema’nın takip ettiği çeşitli yol ve araçları ele alır.43

Fakat Senusi tarikatı çeşitli açılardan diğer tarikatlardan ayrılır. Diğer tarikatlar tefekküre, ilahi türü şeyler söyleme ve çeşitli vücut hareketleri (raks) yapmaya inanıyor ve bunlara teşvik ediyorlardı(özellikle raks, ilahi, davul ve müzik eşliğinde ritmik vücut hareketleri). Bu hareketlerin sufinin kendi fiziki benliğinden sıyrılarak Allah ile ruhi bir birlik sağlayabilmesine imkân sağladığı farz edilmekteydi. Senusi liderleri bunun tersine Müslümanların irşadına, dine ve reform hadisesini akılcı bir yaklaşımla eğilme taraftarın olduklarını açıkladılar.44 Bu yaklaşım sadece Senusi tarikatının kurucusu yakın haleflerinin değil, aynı zamanda tarikatın şimdiki lideri [1960’lardaki – Ed.] Seyyid İdris’in de yaklaşımıdır. Nitekim Seyyid İdris bağımsız Bağımsız Libya’nın ilk kralı olarak ilan edildikten hemen sonra bazılarına yukarda zikri geçen eski fiziki törenlere itibar etmemelerini bildiren mesajlar göndermişti.45

 Senusi felsefesinin temel özelliği islam düşüncesinin bilinen iki metodunu birleştirme ve uzlaştırma girişimidir; bu metotlar şeriata bağlı olan ulema ve sufilerin metodudur. Bu noktada Senusilik Gazali örneğini takip etmeye çalıştı. Fakat Büyük Senusi ulema’nın yolunu izlemeye çalışırken tasavvuf konusunda, ondan ayrıl da halde, İbni Teymiye’en büyük ölçüde etkilendi. Çünkü Büyük Senusi (ve halefleri) bu tarikata müsamaha gösterirken İbni Teymiye tüm sufi öğreti ve metodlarını açıkça muhalefet etmişti.

Daha önce de belirtildiği gibi Büyük Senusi kendi tarikatını kurmadan evvel çeşitli tarikatların eğitim ve öğretim programlarını, şekillerini gayet dikkatle incelemiş ve yeni bir tarikatın içinde en uyumlu bir şekilde bulunacağını düşündüğü prensipleri her tarikatın seçmeye özellikle itina göstermişti. El-Selsebil el-Main isimli kitabında incelediği Muhammediye, Sıddıkiyye, Üveysiyye, Kadiriyye, Rifaiyye, Sührevediyye, Amediyye, ve Şezaliyye gibi önde gelen tarikatlar hakkında izahat vardır.46 Fakat tüm bu tarikatları incelemesine ve onlardan etkilenmesine rağmen çok kereler iddia ettiği gibi kendi tarikatı onların sadece karma bir şeklinden ibaret değildir. Aksine tarikat “insicamı ve dikkatlice düşünülerek ortaya çıkarılmış bir yaşam biçimiydi.”47 Tarikatı sadece Şazeliyye tarikatının bir kolu da değildi:48 Öyle görünüyor ki asıl niyeti değişik İslami tarikatları ve sonuçta da tüm Müslümanları bir araya getirip tevhid etmek idi.49

 Senusiye tarikatı öğretileriyle İslam’a yeni bir asli katkıda bulunmadı; ilgili esasa taalluk eden meselelerde orijinal bir prensip veya fikir ortaya koymadı. Senusilik, sadece sünni tarikatlar içerisinden neşet eden modern bir ihya hareketiydi ve hakikatte birçok sünni tarikattan biri olarak telaki edilmekteydi.50 İslam düşüncesi içerisinde, bugün de hala Kuzey Afrika'da hüküm süren Maliki mezhebine bağlıydı. Büyük Senusi, Kur'an ile birlikte Sünnet’e büyük bir önem verdi ve Sünneti İslam Hukukunun (fıkhının) temel kaynağı olarak gördü. Ayrıca kıyas ve icma’yı da İslam fıkhının kaynakları olarak, fakat ikinci derecede önem atfederek belli bir oranda nazar-ı itibara aldı.51

Fakat Büyük Senusi’nin bu fikir silsilesi içerisinde en cesur duran yanı, içtihadı İslam’ı anlama ve geliştirme metodu olarak tanınmasıydı. Hakikatte Mısır ve Hicaz’daki ulemanın düşmanlığını celbeden ve Senusi’yi onlarla ihtilaf içinde tutan doktrin bu idi. Birkaç asır evvel içtihad kapısının kapandığı telakkisiyle ulema bu görüşün savunuculuğunu yapar hale gelmiş ve bu tavır da muhtemelen İslâm’a bid’atların girmesine neden olmuştu.52

Başarılar: Bir Değerlendirme

Senusi tarikatının başarısı pek çok yönden mükemmeldi. Sireneyka, Trablus ve Fizan kabileleri arasında kaydettiği hızlı gelişme, buna paralel olarak Tunus, Mısır, Hicaz ve Orta Afrika gibi diğer ülkelerde genişleyen etkisi özellikle üç ana sahada dikkat çekmiştir.

Dini sahada hareket, ulaştığı her yerde hemen kabul gördü. 1335/1916 yılında, Seyyid Ahmed eş-Şerif tarikatının liderliğini Seyyid İdris’e bıraktığında, Sirenayka, Fizan, Mısır, Arabistan, Orta Afrika ve Sudan’da toplam 146 zaviye kurulmuş bulunmaktaydı.53 Hareketin başarısı –en azından kısmi ölçüde- liderlerinin takvasıyla olduğu kadar talim ve terbiye metodlarını orijinalliği ve sadeliği kadarıyla da alakalıydı. Tarikatın ana gayesi daha evvel de belirtildiği gibi, yüzyıllar boyunca İslam’ın içine nüfuz etmiş olan yabancı inanç ve hareketlerle mücadele ederek İslam’i reformu gerçekleştirmekti. Tüm modern İslami ihya hareketlerinde ortaya çıkan bu gayenin daha kolayca gerçekleşmesi için zaman çok uygundu. Çünkü dünyanın her köşesindeki Müslümanlar inançlarında canlandırma, kuvvetlendirme ve ihya ihtiyacını hissetmeye başlamışlardı. Bu hususta tarikata yardımcı olan, ortaya çıktığı sıralarda tarikatın tebliğine(çağrısına) muhatap olan ülkedeki Müslümanların çok fakir ve geri durumda olmaları gerçeğiydi.

Bu insanlar gerçekten dinleri hususunda hiçbir şey bilmiyorlardı ve (maneviyata) yönelme konusunda şiddetli bir ihtiyaç duymaktaydılar. Özelliklede Senusi talim ve tedrisatının İslam’ın asli akide ve ibadetlerini temel alan yapısı bu ihtiyaca cevap verecek nitelikteydi. Bu husus şüphesiz ki, Senusi öğretisinin bu toplulukla tarafından hemen kabul görmesine neden oluyordu. Çünkü bu, onlara sadece ihtiyaç duydukları manevi temeli vermiyor, aynı zamanda kendi dinlerinin sahih prensip ve ibadetleriyle ilgili doğrulayıcı ve inancı kuvvetlendirici bir işlem görerek, insanların inandıkları değerlere olan güvenlerini arttırıyordu.

Diğer bir yandan Senusi tarikatının eriştiği bu hızlı gelişme eviyesini, o devreden Müslüman toplulukların fakirlik, gerilik ve cahilliğini mübalağalı bir tarzda ele alarak açıklamaya çalışmamak icap eder. Böyle bir izah, tarikatın gelişiminin, onun öğretisinin asli değerlerinin, akılcı bir şekilde değerlendirilmesi ve kitleler kıymetinin bilinmesinden ziyade, bu toplulukların saflığına atfedilmesine neden olabilecektir.

Senusi tarikatı birçok yazar ve düşünürün yaptığı gibi reaksiyoner, fanatik ve sadece diğer dinlere mensup insanlara değil, aynı zamanda tüm insan hayatına yönelik olumsuz davranışlarda bulunan ve bu yolla şahsi zevk almaya çalışan insanların oluşturduğu bir tarikat olarak, yanlış bir tarzda anlaşılmamalıdır. Senusi tarikatı gerçekte yapıcı bir tarikattı. Öncelikle amaç İslam Ümmeti içerisinde (olumlu) bir insan tipi ve (cemaat) ortaya çıkarmak ve bu nüvenin sağlıklı ve gelişen bir toplum haline dönüşmesi için gayret sarf etmektir. Bu sonuçlara ulaşmak için kullanılan metot ise barışçıdır; şiddeti, saldırganlığı müdafaa etmez. Sömürge rejimleri çeşitli davranışlarıyla böle bir hareketi gerçekleştirecek bir tavır göstermedikçe bu tip rejimleri yönetimine düşmüş bölgelerde bile isyan çıkartılmasına razı olmalıdır. Alenen ve açık bir şekilde haykırdıkları gibi başta gelen silahları ‘’irşat ve ikna’’ idi .54

Konuya bu bilgiler ışığında bakıldığında, Senusi tarikatının, H. Duvayrier’in55 kendilerine yönettiği aşırı selefilik ve fanatizm suçlamalarına müstahak olmaktan uzak olduğu görülmektedir. Onun iddia ettiğine göre, Senusiliğin içki içmeyi ve sigarayı yasaklaması bu fanatizmin bir yansımasıdır. Duvayriyyer Kuzey ve Orta Afrika’da o tarihlerde bazı Avrupalıların öldürülmelerinin Senusi ajanlarının işi olduğunu söyleyecek kadar uç noktaya gitmiştir. Hatta Fransız menfaatlerinin başında gelen her felaketin kökünde Senusi propagandası olduğu düşüncesi de yaygındır.56 Aynı şekilde Prof. Arnol J.Toynbee57 Senusiliği “mutaassıplık ideolojisi” veya “dış baskının sebep olduğu geçmişe dönüş ideolojisi” olarak itham ediyordu. Ayrıca bu düşünce şeklinin kendisini çevreleyen Batı medeniyetine karşı kendini savunma psikolojisi içinde bilinmeyenden bilinene sığınmanın yollarını aradığını da ileri sürmekteydi. Onun fikrine göre Senusiler üstün taktikler uygulayan ve mükemmel silahlara sahip olan düşmanla muharebeye giriştiğinde, kendisini çarpışma içerisinde en kötü durumda bulmuş ve buna, kendi geleneksel savaş sanatına inanılmayacak bir tarzda harfi harfine bağlı kalarak cevap vermiştir. Bunlar ve bunlara benzer birçok itham asılsız olduğu oranda yanıltıcıdır da. İddialarını ispat edecek delillere sahip değildirler.

Senusi tarikatının bu yapıcı yönü Senusi liderleri ve onların öğretileri içerisinde çeşitli yollarla açıklanmış ve ortaya dökülmüştür. Bu çerçevede, tarikatın, diğer reformist hareketler olduğu kadar Kuzey Afrika’ yaygın olan veliler ekolüne de çok toleranslı davrandığını zikretmek kâfi gelecektir kanaatindeyim.58 Bu tolerans Senusi liderlerinin geniş fikirli ve kalp huzuruna ermiş bir halde bulunmalarına atfedilebileceği gibi, sahi oldukları yüksek bilgi ve manevi kemal derecelerine de atfedilebilir. Bu tolerans keyfiyeti, Senusi tarikatının ortaya çıkışından önce var olan çeşitli sufi tarikatlarından etkilenerek katkıda bulunduğu halde olabilir. Daha evvel işaret ettiğimiz gibi tarikatın kurucusu birçok tarikatın prensip ve ibadet şekillerini derinlemesine işlemiş, kendi ismiyle kuracağı tarikatla uyum içinde olacağını düşündüğü en iyi yönlerini seçmiştir. Her halükarda Senusi tarikatı, gerçek İslam’a dönüşe çağıran ve onun prensiplerinin günlük hayatta cevap verebilmesi için çalışan bir hareket olarak, İslam’ın ene önemli vasıflarından olan hoşgörüyü göstermesi tabii ve mantıki idi. Ayrıca bu hoşgörüyü sadece diğer tarikatlara ve mezheplere değil, diğer dinlere, hatta tüm insanlara göstermeleri gerekmekteydi. Bilindiği gibi Senusi tarikatı muhafazakar bir hareketi, fakat, onun gerici (Reactionary) ve fanatik olduğu iddiası tamamen farklı bir husustur.

Siyasi sahada da Senusi tarikatı hatırı sayılır bir başarı elde etti. Her ne kadar başlangıçta sadece dini bir hareket olarak ortaya çıktıysa da, tarikat, daha sonra kendisini hem iç hem dış politik hadiselerin içinde buldu. İslam inancının savunucusu ve müdafaacısı olarak Osmanlı İmparatorluğunun kaderiyle ilgili kuşkuları ve Müslümanların refahı için duyduğu şiddetli arzudan dolayı bu hal Büyük Senusi için kaçınılmazdı. Müslümanların siyasi şartları ve özellikle Batılı emperyalizminin Cezayir, Tunus, Libya ve Fas’ta sürekli olarak artan tehdidi altındaki tehlikeli siyasi durumları, Senusi liderleri üzerinde derinden müessir olmuşlardı. Bu sebepten onlar da İslam topraklarının bağımsızlığı ve siyasi gelişimi için var güçleriyle çalışmaktaydılar. Buna ilave olarak İslam tabiatı icabı hem bir ahlaki prensipler manzumesi, hem de bir yaşama biçimi olduğundan, sadece dini veya siyasi diye bilinen hususların gerçekte ayrı olarak düşünülmesini tasvip etmez, bundan dolayıdır ki, Senusi tarikatının Müslüman ümmetin dini meselelerine yaklaşımları ve yine Müslümanların siyasi meseleleri ile doğrudan temas içinde olacağı kaçınılmaz ve tabii idi.

Senusi tarikatın tüm Müslümanların halifesi olarak Osmanlı Sultanının pozisyonuna karşı tavrı burada üzerinde durulması gereken mühim bir konudur. Daha evvel zikredildiği gibi Büyük Senusi ve halifeleri Osmanlı sultanı ile samimi ilişkiler içinde bulunmayı istemişlerdi. Osmanlı hükümeti de kendi cephesinden onlarla münasebeti geliştirmeye çalışmış ve bu temel üzerinde Senusi tarikatının tanındığını belirtmişti. Bu münasebetle hadise şu şekilde cereyan etmekteydi; Senusi liderleri Osmanlı Sulatanını Müslümanların halifesi olarak tanımaya hazırladılar; böylelikle hükümetin, kendi özelliklerine hiçbir şekilde el uzatmamasını sağlamak istiyorlardı. Bu esaslar üzerinde, Osmanlı İmparatorluğunun başı olarak Sultanın dünyevi otoritesini de kabul ediyorlardı. Fakat onların içtenlikle ve bütün kalpleriyle Türklerin yanında oldukları şüphe götürürdü. Bununla birlikte Senusiler Türklerle birlikte özellikle Fransa ve İtalya başta olmak üzere ortak yabancı düşman tarafından tehdit edildiklerini görünce Sultan’ın etrafında toplanmaya daha bir hız verdiler. Bu hal, daha sonra bu bölümde göreceğimiz gibi İtalya’nın Libya’yı işgale kalkmasıyla daha aşikâr bir hal aldı ve Senusi liderlerinin, Libya’daki diğer yerleşik unsurlarla birlikte Türklerin tarafında savaşa girişmelerine ve İtalyanlara karşı cihad ilan etmelerine yol açtı.

Bu noktada, Senusi tarikatının saf manevi bir hareketten gelişip nasıl aynı zamanda politik bir hareket haline gelmediğine dikkat çekmek önemlidir.

Senusi liderlerinin Libya’da siyasi nüfuz sahibi olmalarına yardım eden önemli bir faktör tarikatın kendisini sadece tebliğ faaliyetlerine hasretmemiş olması idi. Sonraları ise tarikat ortak bir hedefe sahip ahenkli bir hareket halinde gelişerek Libya’daki bedevilerin kabile sistemleri ile adeta özdeşleşmiş ve nev-i şahsına münhasır bir organizasyon durumuna gelmişti. Büyük Senusi ve halefleri kendilerinden önceki bazı kişilerin yaptığı gibi sadece tebliğ için gelmiş dervişler olarak değil, aynı zamanda büyük dini ve siyasi etki uyandıran milli liderler gibi telakki edilmekteydiler. Kitleler üzerindeki bu tesirleri sadece saygı ve muhabbet değil, aynı zamanda itaat ve bağlılık noktasındaydı.59

Senusi tarikatının Libya yaşama biçimine yaptığı en büyük katkı özellikle ekonomik ve sosyal sahadaydı. Tarikatın Libya’nın hayatında kalıcı ve daha fazla göze çarpan bir etki yapmasına yardım eden de işte bu rolü olmuştu. Tarikat Sirenayka, Trablus ve Fizan’daki kabile halklarına ve bu sınırlar arasındaki şehirlerde yaşayan ancak sınırlı sayıda insana belli bir çeki düzen verdiği ve bu insanları kendi dini vecibeleri doğrultusunda eğittiği halde onların hayatları üzerinde yaptığı etkinin en önemli niteliği Libya’daki bedevileri etkilemiş olan başka ıslahçı hareketlere göre çok daha uzun süreli ve dikkat çekici boyutta olmasıydı. Bu bölümde daha evvel de belirtildiği gibi, Senusi tarikatı Libya nüfusu içerisinde çok sayıda kişi ya da grubu ikna etmiş ve kendine bağlamıştı. Kurucusu ve halefleri bugünlere kadar ülkenin kaderini etkilemeye devam eden milli bir hareketin liderleri olarak temayüz etmeye muvaffak olmuşlardı. Uzun dönemli bu tesirin sırrı sadece Senusi liderlerinin yönetici, fedekar ve kabiliyetli şahsiyetlerinde değildi.;sadece Senusi tarikatının çıkışından evvel Libyalıların yaşamakta oldukları ve tarikatın öğretisinin kolaylıkla kabul edilmesini sağlayan sosyal, ekonomik ve politik şartlar da değildi; fakat tüm bunlarla birlikte önemli olan bir hakikat de Senusi liderlerinin “zihnen ve bedenen sağlıklı “ bir toplum ihdas etme hedefi idi.60

Daha evvel de belirtildiği gibi Senusi liderlerinin açıkça ortaya koydukları niyetleri, hareketlerini bizatihi kabileler ile birleştirebilmekti. Bu sebeplerdir ki, Senusi zaviyelerinin çoğunluğu şehirlerde değil, kabile merkezlerinde kuruldu ve zaviyelerin dağılımı kabile dağılımlarına göre oldu.61

Zaviyelerin dağılımı Senusi liderleri tarafından çok dikkatli bir şekilde planlanmıştı. Zaviyeler başlıca kabile gruplarını kuşatacak tarzda düzenlenmiş, aynı zamanda diğer zaviyeler de önemli kervan yollarına yerleştirilmişlerdi. Senusi liderlerinin zaviyeleri Greko-Romen yapılarının üzerine, kendi “siyasi-ekonomik planları” ile uygun biçimde inşa etmelerinin mantığı konusunda yorum yapan Prof. E.E.Evans-Pritchard, şu noktayı belirtiyor: ”Türkler, Romenler ve Yunanlılar, kasaba veya yerleşim yeri için nereyi uygun ve gerekli gördülerse, Senusiler de orada kendi zaviyelerini kurdular.”62

Gerçekte kabilevi bir yapı haline gelebilmesi için, zaviyeleri kabileler kendileri koruyorlardı. Ne zaman bir zaviyenin kurulması gerekse, onun kuruluşu için Senusi tarikatının Şeyhi bağlılarına izin veriyordu. Tarikatın Şeyhi, ilgili kabileye tarikatın merkezinde bulunan bağlılarından bir şeyh gönderiyordu. Bu şeyhe mukaddem deniyordu ve locanın müdürü gibi hareket ediyordu. Vazifesini yaparken vekil ismi verilen ve öncelikle zaviyenin finansal ve iktisadi işlerinden sorumlu bir başka şeyh kendisine yardım ediyordu.63

Çevre zaviyeler böylece her biri kendi bölgelerinde tarikatın en büyük şeyhini temsil eden seçkin şeyhler tarafından yönetilmekteydi. Bu şeyhlerin yaptığı işler arasında şunları sayabiliriz: Kabilelerin fertleri arasındaki anlaşmazlıkları halletmek, kabileleri cihad’a yönlendirmek, zaviyenin etki alanı içine giren bölgenin güvenlik meselelerine nezaret etmek, kabile ile Türk idarecileri arasında bir nevi aracılık vazifesi görmek, yabancıları ağırlayarak onlara misafirperverlik göstermek, öşür’ün toplanmasını denetlemek, ürün ekimini ve stokların muhafazasını temin etmek,  gelir fazlasını tarikat merkezine havale etmek, Cuma günleri imamlık etmek ve vaazlar ile derslere katılmak.64

Büyük küçük her zaviyenin genelde bir camisi-dershaneleri, misafir odaları, talebe ve hocaların kalacakları mekânlar, ihvan, hizmetçi ve aileleri için evleri vardı. (İhvan zaviyenin asıl şeyhine faaliyetlerinde yardımcı olan şeyhlerdi.)Bazı zaviyelerin küçük bahçeleri ve genelde zaviyeye mahsus bölgesel mezarlıları vardı.65

Birçok kabile grupları Senusi zaviyesine kendilerine bitişik toprakları hibe etmekteydiler. Sık sık başka hibeler de oluyordu. Mesela kuyular, kaynaklar, hurma ağaçları, davarlar, ekinler ve develer gibi. Tarikatın yalnız Sirenayka’daki toplam toprakları 200.000 hektar civarındaydı. Tarikatın vakıf topraklarının miktarı ise 50.000 hektar civarındaydı.66 Bu zaviyelerde ihtiyaç duyulan işler genellikle orada yaşayan cemaat tarafından yerine getiriliyordu. Bu arada kabile mensupları da toprakların ekilip biçilmesi sırasında sık sık ihvan’a yardıma bulunmaktaydılar.

Zaviyelere bağlı olan topraklar birçok başka zaviyeye de aittiler. Bu topraklar ne zaviyelerin şeyhlerine, ne de Senusi liderlerine aitti. Bunlar vakıf malı olarak telakki ediliyordu. Zaviyelerin şeyhleri sadece oranın mallarının meşru temsilcisi konumundaydılar. Bu şekilde bir zaviyenin gelirleri başka bir zaviyenin işi için kullanılmaktaydılar. Tarikatın şeyhi bile zaviyenin metrukesinin yönetimine direkt olarak müdahale etme yetkisine sahip değildi. Senusi ailesi fertleri­, hocalar ve tarikatın yönetici memurları genelde Cagbub ve Kufra’da yaşarlardı ve kabilelerdeki zaviyeler deri, yün, hububat, tereyağı, bal, et, pirinç, çay, şeker ve kumaş gibi yerli veya ithal çeşitli ürünleri, bağış gibi yollarla düzenli olarak tedarik ederlerdi.67 Aslında merkez ile çeşitli çevre birimleri arasındaki ilişkiler özellikle Seyyid el- Mehdi’nin zamanında çok güçlü ve düzenli bir hale geldi. Bu amaca binaen, posta sistemi kuruldu ve atlar çoğu zaman merkezden çeşitli çevre yerleşim birimlerine ve tersi istikamette haber taşımak için kullanıldı. Cagbub bu şekilde, Mısır, Trablus Fizan, Vaday ve Sirenaykaya’nın geri kalan kısımlarıyla birleştirilmiş oluyordu.68

Daha sonra Seyyid Ahmed eş-Şeref’in zamanında çevre zaviyelerin işlerinde görülen suiistimaller yaygınlık kazandı. Bazı zaviyelerin artık gelirleri Senusi ailesinin bazı mensupları için ayrılır hale geldi ve bu kişiler nezaretleri altında bulunan ve kendi ihtiyaçlarını karşılayan bu zaviyelerin patronu gibi görülmeye başlandılar.69

Buna ilaveten daha evvel zikredildiği gibi, zaviyelerin gelirleri tarikatın başına veya zaviyelerin şeyhlerine ait olmadığı halde, kısa bir süre sonra geleneksel şeyhlik sistemi, birçok zaviyede yerleşik bir uygulama haline geldi. Tarikatın ilk zamanlarında tarikat şeyhi, bir şeyhi yeni bir zaviye oluşturmak için gönderdiği ve bu zaviye de kurulduğu vakit, o şeyh başka bir zaviyeye geçerdi. Daha sonra bir şeyhi herhangi bir zaviyenin hizmetinde ölümüne kadar bırakma uygulaması başladı. O şeyhin ölümünden sonra kendisinin en yakın bağlılarından birisi kabilenin rızası ve komşu şeyhlerin tavsiyesi ile tayin edildi. Birçok durumda bu uygulama kabile mensuplarının ölen şeyhin oğlu veya kardeşinin atanması ile ilgili talebi ve bu talebin tarikat şeyhi tarafından tasvip görmesi neticesinde oluyordu. Zamanla, şeyh sülaleleri kendilerini mensup oldukları birimlerin üzerinde mirasla gelen bir unvana sahip oldukları görüşüne kaptırdılar. Ayrıca onların idaresi ve onlardan gelecek gelirler üzerinde, önceden gelen bir hakka sahip olduklarını da düşünüyorlardı.70

Senusi zaviyelerinin Libya tarihindeki ve Senusi tarikatının etkisinin yayıldığı her ülkede haiz olduğu önem, sadece din ve tebliğ sahasına değil, aynı zamanda tarikatın bu ülkelerde ulaştığı sosyal ve ekonomik gelişmeye de bağlıdır. Bu birimler tabii ki, ibadethaneler ve İslam’ın prensiplerinin ve çeşitli ibadetlerinin öğretildiği yerlerdi. Aynı zamanda İslam’ın etkisini o ana kadar putperest ve yarı putperest olan topraklara yayma yolunda hizmet ediyorlardı. Fakat bu yerleşim birimleri dünyevi hadiselere ve gelişmelere hiç dikkat etmeyen manastırlar´,hele hele mistik meditasyon ve talimlerin yapıldığı yerler hiç değildi. Aksine, dini yapılama ve tebliğ merkezi olmasının yanında büyük eğitim faaliyetleri, iktisadi ve tarımsal faaliyetiyle göze çarpan cemaat merkezleriydi. Senusi zaviyeleri, sınırları içinde kurulmuş oldukları ülkelerde ortak bir eğitim sistemi oluşturmaya çalışıyorlardı. Buralarda hem kabille fertlerine, hem de şehirle insanlara , (fakat daha çok birincilere) kendi dillerini, tarihlerini ve dinlerini öğretmekle birlikte matematik, kimya, tarım ve silah kullanımı gibi” Ladini denebilecek konularda da eğitim veriyorlardı.71 Senusi liderleri gerçekte müritlerinin çok çalışmaları ve kendilerini boş ve temel bir hayata alıştırmamaları gerektiği noktasındaki ısrarlarıyla tanınmışlardır. Bundan dolayı tarım ve ticaret gelişti ve özellikle Libya yüzyıllardır görülmemiş bir tarzda maddi gelişme seviyesine ulaştı. Libya’da ve aynı zamanda Senusilerin faaliyetlerde bulundukları diğer ülkelerde Senusilerin etkisi iki yönlü oldu: Manevi etki ki, bu dini eğitim ve tarikatın faaliyet sahasına giren alanlarda yapılan tebliğ faaliyetlerini kapsamaktaydı ve maddi etki ki, bu da adı geçen bölgelerdeki Senusi faaliyet birimlerinde sağlanan sosyal ve ekonomik gelişmeyi içermektedir.

Çöküş ve Yeniden Toparlanma

On dördüncü / yirminci yüzyılın başında, ” Avrupa’nın Hasta Adamı” yeniden ayağa kalkması veya tedavi edilmesi noktasında adeta kendisinden ümit kesecek bir noktaya geldi. O tarihlerde, uzunca bir süredir Avrupa’nın siyasi ve ekonomik ilgisinin merkezi durumundaki Akdeniz’in önemi de özellikle Süveyş Kanalı’nın açılışıyla birlikte adeta katlanarak artmıştır. Yine o tarihlerde Akdeniz, önde gelen Avrupalı güçlerin mücadelelerinin adeta iskeleti ve ihtilaf alanı haline gelmişti. İngiltere, Fransa, Almanya, İspanya ve İtalya çok çeşitli sebeplerden dolayı Akdeniz’in refahı ile ciddi şekilde ilgileniyorlardı. Denizaşırı toprakların ele geçirilmesi için yapılan yarış büyük hız kazanmıştı. Sonuçta İtalya’nın Libya’yı ilhakı öyle veya böyle kabul edilmiş oldu.72

Bu tarihlerde Senusiler Libya’da Türk Sultanının var olan otoritesini tanımak kaydıyla Osmanlı idaresinden hemen hemen bağımsız bir konuma gelmeye muvaffak olmuşlardı ( bu otorite pratikte onların bu sınırlarda hemen hemen gücü azalmış olan temsil kuvvetinin lafzen tasdikinden fazla bir anlam taşımıyordu). Aynı tarihlerde İtalya, Libya’nın işgali için önde gelen Avrupalı güçlerin diplomatik desteğini sağlama yolunda gayret sarf ediyordu. Libya’ya karşı saldırıya geçmek için kendisi açısından en uygun fırsatın gelmesini beklerken aynı zamanda özellikle ekonomik ve ticari sahaları kullanarak bu ülkeye barışçı yollarla nüfuz etmeyi de deniyordu.

1326/1908 yılında, Jön Türkler yönetime gelince (2. Meşrutiyet) Türk-İtalyan münasebetleri kritik bir safhaya girdi. İtalyan kamuoyu Libya’daki Türk idarecilerini İtalyan projelerine güvenle bakmamaları karşısında büyük ölçüde alarma geçmişlerdi. İtalyan amir ve memurların tavırları düşmancaydı ve açıkça belli olmuştu ki, İtalya Türkiye’yi Libya’nın hükümranlığı üzerinden bir savaşa doğru kışkırtmak için büyük bir uğraş veriyordu.73 Sonuçta 29 Eylül 1911’de İtalya hükümeti Osmanlıya savaş ilan etmeye karar verdi.

İtalyanlar Libya’da ikamet eden Arapların kendilerine geçit verecek tek açık kapı olacağını, ayrıca İtalyan yönetimini tamamen destek vereceklerini umuyorlardı. Buna rağmen hadiselerin gösterdiği üzere İtalyanlar Arapların İtalyan tehlikesi karşısındaki hislerini yanlış hesaplamışlardı. Çünkü çarpışmaların başlamasının akabinde Libyalı, Sirenaykalı, Trabluslu ve Fizanlılar hızla Türk kuvvetlerin taraflarına katıldılar. Adeta yekvücut olarak kıyama geçerek istilacı yabacıları püskürtmek ve kovmak için büyük bir güç sarf etmeye başladılar. Sirenayka’daki mukavemet hareketi, Senusi tarikatının ve o sıralarda Kufra’da bulunan Seyyid Ahmed eş-Şerif tarafından idare ediliyordu. İtalyan işgali örenilir öğrenilmez Seyyid Ahmed cihad çağrısı yayınladı. Çok sayıda kabile Şeyhi kabile mensuplarını, çağrıyı alır almaz Senusi bayrağı altında toplanmak için hemen harekete geçtiler. Fizan’da Seyyid Ahmed tarafından yapılan cihad çağrısı müsbet bir cevap buldu. Ve Trablus’ta baştanbaşa tüm Libya’daki Arap mukavemetinin koordinasyonu için yapılan teşebbüslere katıldı.

Uzun bir süre, İtalyan işgaline karşı Arap mukavemeti dayanıklı ve aşılması güç bir şekilde devam etti. Fakat daha sonraları Türk-Arap kuvvetleri içerilere doğru çekilmeye mecbur kaldılar. Sonuçta, içeride ve dışarıda çeşitli problemlerden (karışıklıklardan) yorgun düşmüş ve İtalyanlara karşı Libya’da zafer kazanma ümidini kaybetmiş olan Türkler Ekim 1912’de İtalya ile barış antlaşması imzalamaya razı oldular(Ouchy  Antlaşması). Bu antlaşma ile İtalya’nın Libya üzerindeki kontrolü kabul ediyor, fakat hakkı hariç tutuluyor, aynı zamanda Osmanlı Sultanı Libya üzerine uygulayabilmek için bazı haklarından mahfuz tutmakta ısrar ediyordu. Fakat antlaşmanın imzalanmasından az bir zaman evvel Sultan bir ferman yayınlamış bu fermanla Libya’ya kendi kendini yönetme hakkını vermiş, böylece Libya bağımsız bir ülke haline gelmiştir.

Seyyid eş-Şerif’inde içinde olduğu Libyalı liderler Ouchy Antlaşmasını kabul etmediler ve İtalya’ya karşı savaşa devam etmeye karar verdiler.74  

Esas itibariyle Türkler de İtalya’ya karşı Libya mukavemetini teşvik etmek istediler ve kısa bir süre sonra da Seyyid Ahmed’i Libya devletinin liderliğine aday gösterdiler.75

Seyyid Ahmed eş-Şeref’in gelecekteki Libya devletinin lideri olarak seçilmesi yönetiminin Türk hükümeti tarafından nihai ve kesin olarak tanınması anlamına geliyordu.

Türk-Senusi münasebetleri her devrede samimi ve candan bir halde sürdü. Libya direnişi, Seyyid Ahmed ile yeğeni Seyyid İdris arasında Senusilerin savaştaki düzeni konusunda önemli bir ihtilafın çıktığı 1333/1916 yılına kadar devam etti. Seyyid Ahmet İtalya’ya karşı Türkiye ve Almanya’nın yanında olmak isterken, İngilizlere muhabbetleriyle bilinen ve Araplarla İngiliz hükümeti arasında o tarihlerde yapılmış olan anlaşmadan etkilendiği anlaşılan Seyyid İdris Türklere karşı İngilizlerle beraber olmayı ve bu suretle İtalyanlarla antlaşmaya varmayı tercih ediyordu.76Mart 1916’dan itibaren Libyalılar ve Türkler geri çekilmeye başladılar.77 Bu tarihlerde Seyyid Ahmed ve Seyyid İdris arasındaki görüş ayrılıkları bir köprü kurulamayacak şekilde büyümüştü.78

Tüm bunlar daha açık olan hususlardı, çünkü bir kere bu farklılıklar temel noktalardaydı, hadiseye bakıştaki farklılıkları ve Seyyidlerin her zaviyenin Türkiye’ye karşı devam eden savaş vazifesini hangi temel felsefeye bağlı olarak değerlendirdiklerini yansıtmaktaydı. İtalya’nın Libya’yı işgalinin temelini teşkil ve motive eden dini ve sömürgeci telakilerde açıkça ifade edilen görüşe göre, Seyyid Ahmed Libya’nın direnişe devamının hem bir fariza, hem de zaruret olduğu düşüncesindeydi. Diğer yandan, Seyyid İdris İtalya’nın Libya’yı işgalini kaçınılmaz bir bela olarak görüldü ve böyle dehşetli bir düşmanla mücadeleye devamın gereksiz olduğu düşündüğü zannedilmekteydi.

Bu noktada, iki Senusi Seyidi arasında süregelen ikiliğin sona erdirilmesi için bazı kat’i tedbirler alınması gerektiği tabii idi.Seyyid İdris inisiyatifi ele aldı. Kendisi Senusi tarikatın liderliğini almak istedi. Ona göre, tarikatın liderliğinin Seyyid el-Mehdi’nin ölümünden sonra Ahmed eş-Şerif’e intikali ( geçiş) sadece Seyyid el-Mehdi’nin büyük oğlu Seyyid İdris’in o sıralarda henüz babasının Hanefi olmayacak kadar genç olmasından idi. Fakat şimdi şartlar değişmişti ve kendisinin iddia ettiği üzere yönetimi almaya müsait bir yaşa (27) gelmişti. Sonuçta Seyyid Ahmed kuzenin bu hareketine devam etme yolundaki şahsi planın başarısız olduğunu da görerek, siyasi ve askeri otoriteyi Seyyid İdris’e devretmeye karar vermişti. Bu düzenlemeye bağlı olarak ileri gelen birçok Senusi’nin, Sirenayka ve Fizan’daki Senusi faaliyetlerinin idaresinin yeni şeyh ile paylaşmış olması mümkündür. Aynı zamanda Seyyid Ahmed’inde tarikatın dini lideri olarak kalmış olması muhtemeldi. Yine Seyyid İdris, Seyyid Ahmed’in büyük oğlu Seyyid el-Arabi kendisinden sonra tarikatın başına geçmesi için tayin etmeyi kabul etmiştir.

Tüm bunları takiben Seyyid Ahmed Cagbub’a çekildi, fakat daha sonra bu bölgeyi ve büyük Senusi’nin mezarını imha tehdidinde bulunan İngilizler kendisini buraya terke zorladılar. Buradan Aucla Vahasına, Marada’ya ve sonra da Cufra’ya gitti. Niyeti Fizan’a ve gerekirse Sudan’a doğru yoluna devam etmekti. Nuri beyin ısrarı üzerine, İtalyanlarla mücadele etmek için Bingazi’nin 250 km. Güneybatısındaki Akaila’ya gitmek durumunda kaldı. Burada Türk hükümetinin kendisini İstanbul’a davet ettiği Ağustos 1918 tarihine kadar kaldı. İstanbul’da büyük bir kahraman gibi karşılandı ve kendisine son derece saygılı ve nazikçe davranıldı. 1337/1918’de Vahdettin Osmanlı imparatorluğunda tahta geçtiği zaman, o zamana kadar Mevlevi dervişlerin şeyhi tarafından yapılan “taç giyme” merasimi Seyyid Ahmed eş-Şerif tarafından yapıldı.

Sir Henry Luke’un belirttiği gibi, “ Seyyid Ahmed’in taç giydirme merasimine bizzat bu işi yapmak üzere davet edilmesi muhtemelen İslam dünyası içerisinde Sultana karşı sempati duyulmasını teşvik edecek bir hadiseydi” .80 Nisan 1921’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisini Irak krallığına aday gösterdi. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kuvvetli bir destekçisi olarak çalıştı ve daha sonra Hilafetin İstanbul’da yeniden düzenlenmesi için çalışmalara girişti. Sonra Suriye ve Türkiye arasında uzlaşma sağlayabilmek amacıyla Şam’a gitti. Fakat burada Fransız makamları onu 1343/1924 yılında Suriye’yi terk etmeye zorladılar. Buaradan Hicaz’a gitti ve Kral İbn Suud tarafından karşılandı. 1352/1933 yılında Medine’de vefat edinceye kadar bu topraklarda ikamet etti.81

Seyyid İdris Senusi faaliyetlerini çok kritik bir devrede kontrolü altına almıştı. Seyyid İdris’in liderliğinde Senusiler Mısır’daki İngiliz kuvvetleri karşısında feci bir mağlubiyete uğramışlardır. Bunun ötesinde 1333/1915 yılında harap edici bir kuraklık ülkeyi kasıp kavurmuştu. Bunu bir yıl sonra bir çekirge sürüsü takip etmiş, müteakip yıl ise umumi bir kıtlık ve hastalık salgını tüm ülkeyi kaplamıştı. O sırada hala Sirenayka’da bulunan Ahmed eş-Şerif’in tasvibiyle Seyyid İdris İngiliz ve İtalyan yetkililerle geçici bir antlaşmaya varmak için müzakerelere girişmeye karar verdi. Bu hadise hakikatte Seyyid İdris’in kendisini Senusi hareketinin sadece politik lideri değil, aynı zamanda manevi lideri olarak da hazırlaması ve şartları oluşturması için uzun dönemli olarak gözlediği bir fırsattı. Seyyid İdris ile İtalyanlar arasında (İngilizlerin de yardımıyla) bir antlaşmaya varıldığı halde (Akrame Anlaşması, Nisan 1917) İtalyanlar daha sonra Libya üzerindeki hükümranlık haklarının kabul edilmesi konusunda ısrarla durarak bu antlaşmayı bozmuşlardı. Böyle bir şeyi de Seyyid İdris’in Senusi liderlerinin mukavemetini karşılamadan kabul edilebilmesi de mümkün değildi.82 Sonuçta 1339/1920’de bir diğer anlaşma (er- Recme Anlaşması ) Seyyid İdris ile İtalyanlar arasında imzalandı. Bu antlaşmanın maddelerine göre İtalyan hükümeti Senusi tarikatına sınırlı bir alan üzerinde, yine sınırlı derecede kendine yönetme hakkını vermeyi kabul ediyordu. Seyyid İdris Senusi hükümetinin geleneksel lideri olarak emir unvanıyla tayin ediyordu. Senusi zaviyeleri vergiden muaf tutulmuşlardır. Nisbi temsil esasına göre, vahalardan, emirin (gözetimi) altında seçilerek Senusi zaviyelerinin kapsamı içine giren Arap toprakları ve mülkiyetlerini tanıyacağına dair söz de vermişti. Diğer maddelerin arasında emir antlaşmanın imzalanmasından sonraki sekiz ay içinde kendi sınırları dahilindeki tüm Senusi askeri kamplarını ve diğer askeri oluşumları lağv edeceğine söz veriyordu.83

Bu sırada direniş hareketinin başından itibaren kendi siyasetlerini Sirenayka ve Fizan’daki Senusi liderlerininkilerle koordine etme arzusunda olan Trabluslu liderler, nihayet Trablus’ta Gharyan’da bir araya geldiler ve 1340/1921’de “Trablus Cumhuriyeti”ni kurdular. Seyyid İdris’ide başlarına geçmesi için davet etmeye karar verdiler.84 Bunun akabinde 1341/1922’de Trabluslu bir delege topluluğu 1339/1920’den beri Senusi hükümetinin merkezi durumunda olan Acadabiye’ye doğru, hadiseyi çabuklaştırmak ve hükümet üyelerine Gharyan kongresinde varılan kararları izah etmek için yola çıktı. 22 Kasım 1922’de Emir İdris Trablusluların teklifini resmen kabul etti.

Trablusluların Emir İdris’e biatı, özellikler yakın geçmişte teşekkül etmiş olan Libya birliğinin üzerine oturmuş bulunduğu en önemli resmi temellerden biri olduğundan, Libya tarihinde bir dönüm noktası mesabesindedir. Bunların yanı sıra, kayda değer bir diğer özellikte, Senusi liderleri ile Trabluslular arasında daha evvel var olan faklılıklara rağmen, Trablusluların Senusi hakimiyetini kabul etmelerinin mümkün hale gelmesidir.

Bu biat gerçekte İtalya’nın Libya’daki şansı ve prestiji için öldürücü bir darbe olmuştur. Böyle bir gelişmeden sonra İtalya’nın Trablus’taki pozisyonunun büyük ölçüde tehlikeye girdiği açıktı.85Hatta Emir İdris Sirenayka kabilelerinin baskısıyla er-Recme anlaşmasına uygun olarak sekiz ay içinde lağv etmesi gereken askeri kampların ve bu amaçlı diğer kurumların faaliyetlerine son verememişti. Bu durum, birleşik ve güçlü bir Libya kurulmasından daima endişe etmiş olan İtalyan otoritelerinin büyük bir rahatsızlık ve memnuniyetsizlik duymalarına neden olmaktaydı. İtalyanlar kendi siyasi ve askeri şartlarının sonucu olarak çoğu kere Libyalılarla anlaşma durumuna geldiklerini de hissetmekteydiler.

Faşistlerin İtalya’daki yükselişleri ve Ekim 1922’de iktidarı ele geçirmeleri ile durum had safhaya ulaştı. İtalya’nın adını ve prestijini Libya’da yüceltme ve bu ülke üzerinde İtalya’nın kazanılmış hükümdarlık hakkına yeniden sahip çıkma yolunda azimli ve kararlı olan Faşist rejim Libya’ya yeni saldırı güçleri göndermeyi kararlaştırdı. Nisan 1923’te İtalyan kuvvetleri Senusilerin merkezi olan Acadabiye’yi istila ettiler ve üç gün sonra İtalyan yönetimi Senusi tarikatı ile İtalyan hükümeti arasında imzalanmış tüm anlaşmaların tek taraflı olarak iptal edildiğini ilan etti.86

Libya direnişi bir kere daha zayıflamaya yüz tutmuştu 1342/1923 yılının sonunda Trablus’taki direniş çöktü ve İtalyanlar bu topraklara askeri güçleriyle birlikte yerleştiler. 1922 aralığında Emir İdris gizlice Mısır’a kaçtı ülkeyi terk etmeden evvel kendi küçük kardeşi Seyyid er-Rıza’yı tarikatın manie lideri, Ömer Muhtar’ı da bu toprakların siyasi ve askeri lideri olarak tayin etmişti. Sirenayka direnişi 1350/1931 yılı sonlarında Ömer Muhtar’ın seksen yaşlarında İtalyanlar tarafından yakalanıp idam edildiği tarihe kadar devam etti. Bu hadise ile birlikte Sirenayka’daki direniş hareketi tümüyle çöktü. İtalyan işgalinin yeni safhası böyle başladı. İtalyanlar için ülkeyi sömürge haline getirecek planları uygulamak ve bunları İtalyan çiftçilerin ve diğer sömürge unsurları yerleştirmek mümkün hale gelmişti.

İtalyanların Libya’yı işgali 1362/1943 yılına kadar devam etti ve Şubat 1947’de İtalyan Barış Anlaşması kararı ile resmen sona erdi. Libya’da otuz yıl kadar süren İtalyan yönetimi sırasında Senusiler çok korkunç eziyetler çektiler. Hemen hemen tüm Senusi liderleri ülkeyi terk etmeye zorlanmış ve özellikle Mısır olmak üzere komşu Arap topraklarda yaşamışlardır. Aralık 1939’da Krallığın bir idaresi yayınlandı. Burada İtalyanlar ile Senusiler arasında yapılan tüm anlaşmalar feshediliyor ve zaviyeler kapatılıyordu. Bu zaviyelerin mallarının ve mülklerinin müsadere edilmesi emrediliyordu. İrade aynı zamanda İtalyan idaresi tarafından yapılan bu müsadereden dolayı mahkemelere başvurmasını da kesinlikle yasaklıyordu. Senusi tarikatı İtalyanlar tarafından illegal bir dernek olarak telakki edilmekteydi.87 İkinci Dünya Savaşının patladığı sıralarda Senusi tarikatı hem manevi hem de siyasi güç olarak adeta kötürüm durumdaydı. Ağustos 1939’dan sonradır ki, Senusi liderleri Libya’nın liderleri ve kurtarıcıları olarak kaybettikleri eski konumlarına tekrar kavuşmaya başlamışlardı. Ancak Aralık 1951 tarihinden itibaren çeşitli iç ve dış gelişmelerin neticesinde Libya Senusi tarikatının siyasi ve derecesi çok azalmış olmakla birlikte manevi liderliği altında bağımsız ve egemen bir ülke olarak ortaya çıkmıştır.

Bibliyografya

Seyyid Ahmed el-Şerif el-Senusi, el-Envar el-Kudsiyye fi Mukaddemat el-Tarikat el-Senusiyye, Evans-Pritchard, The Senusi of Cyenaica. Oxford Unıversity Press, London,1946; The Place of Senusiyya Order in the History of İslam; M.Fuat Şükri, el-Senusiyye Din ve Devlet, Kahire, 1948; Selim b. Amir, “el-Senusiyün fi Barka”, Mecellat Ömer el-Muhtar, Bingazi, 1943; Mustafa B’ayyu, Dirase fi’l-Tarih el-Lubiyy İskenderiye, 1953; D.CCumming Handbook of Cyrenaica, Kısım V; A.J. Cachia, Libya under the Second Ottoman Occupation (1835-1911) Goverment Press, Tripoli , 1945; M.Tayyib el-Eşhab, el-Mehdi el-Senusi , Tripoli, 1952, Barka el-Arabiyye Ems ve’l-Yevm Kahire, 1945, M.M.Merene, Brevi Nazioni d’ıslame, 1927; Barka el-Cedide.Bingazi, 28Haziran 1953; Carlo Giglio, La Conferaternia Senussita dalle sue Origine ad Oggi, Padova, 1932; Nicola A.Ziadeh, Senusiyyah: Astudy of a Revivialist Movement in İslam. Leyden, 1958; H.Duveyrier, La Confreire Musulmane de Sidi Mohammed ben Ali es Senovsi et Son Domaine geoghrapique en I’Annee 1300 de l’Hegire -1883’de Notre ere, Paris, 1884; Lous Rinn, Marabout et Khovan, Cezayir 1884; A.J.Toynbee, Civilization on Trial, Oxford Uni. Press, London, 1949 [Türkçe çevirisi, U.Uyan, İst. 1980, Medeniyet Yargılanıyor]; Kund Holmboe, Desert Encounter, London, 1936; W.C. Askew , Europe and İtaly’s Acqisition of Libya, Duke Uni. Press, 1942; Roberto Cantalugo, L’İtalia musulmano, Roma, 1929; L. Villari, xspension of İtaly, London 1930; A. Ravizza, La Libia nel suo Ordinamento Giuridico, Padova, 1931; George Antonuius, The Arab Awakening, London, 1946; Sir Henry Luke, The Old Turkey and the New, London, 1955.    

Dipnot:

1Bu tarih Seyyid Ahmed eş-Şerif tarafından kendi kitabı el-Envar el-Kudsiyye fi Mukaddimet el-Tarikat el-Senusiyye; ayrıca E.E.Evans Pritchard’ın The Senusi of Cyrenaica, Oxford University Press, London 1946 s. 11’de ve M.Fuad Şükri, el-Senusiyye Din ve Devleh (Bir Din ve Devlet olarak Senusilik), Kahire, 1948 s. 11’de veriliyor. Mamafih, diğer yazarlar başka tarihler veriyor. 1206/1791, 1207/1792, 1211/1796, 1218/1803.

2Selim b. Amir, el-Senusiyye fi barka(Sirenayka’da Senusiler), Mecellat Ömer el- Muhtar, Bingazi, e.f (Kasım, 1943) s.6. Aynı zamanda bkz. Şükri, a.g.e. s.13.

3Selim bin Amir a.g.e. s.65.

4A.g.e. s.12.

5A.g.e. s.5-6

6Evans Pritchard a.g.e. s. 12.

7Mustafa B’ayyu, Dirase fi Tarih el-Lubiyy( Libya Tarihi Üzerine Araştırmalar) İskenderiye, 1953, s. 23.

8Selim b. Amir a.g.e. s.12.

9B’ayyu a.g.e. s. 24.

10Selim b. Amir, a.g.e. s.2.

11Evans-Pritchard a.g.e. s.17

12A.g.e.

13B’ayyu a.g.e. s. 27.

14A.g.e.

15Evans-Pritchard a.g.e. s.13.

16Selim b. Amir, a.g.e. s.3

17B’ayyu a.g.e. s.28-35

18Evans-Pritchard a.g.e. s. 93-98.

19D.C. Cumming, Handbook of Cyrenica, Bölüm 5, s.12. Aynı zamanda bkz. A.J.Cachia Libya under the Second Ottoman Occupation (1835-1911) Goverment Press, Tripoli , 1945, s.29-42

20Selim b. Amir, a.g.e. s. 3. Aynı zamanda bkz. Evans-Pritchard a.g.e. s.14.

21Evans-Pritchard a.g.e. s.14-16

22B’ayyu a.g.e. s.45.

23A.g.e. S.53.

24Evans-Pritchard a.g.e. s.17.

25A.g.e. S.17-18

26A.g.e. S.70.  

27Şükri a.g.s. 30.     

28Evans-Pritchard a.g.e. s.91.  

29Şükri a.g.s. 55.      

30Bu fermanın bir özeti Selim bin. Amir tarafından verilmiştir. Aynı eser 2. Cilt (Mayıs 1944) s.5-6 Bu ferman’ın ilanının gayr-i ihtiyari olması muhtemel; çünkü Türk idaresinin ilk fermanı sadece Cyrenica’daki Senusi zaviyelerin yanı sıra, Trablus’da bulunanları da kapsayacaktı. Bkz. M.Tayyib el-Eşhab el-Mehdi el-Senusi Tripoli(Trablus), 1952, s.149-157. 

31Şükri a.g.s. 70-73      

32Cumming a.g.e s.22.    

33A.g.e. Aynı zamanda bkz. Şükri a.g.e. s. 60-70     

34Bkz. Evans-Pritchard a.g.e. s.21. 

35Cumming a.g.e s.22.          

36Evans-Pritchard a.g.e. s.21.       

37A.g.e. S.21-22  

38Cumming a.g.e s. 23-25

39Evans-Pritchard a.g.e. s. 22   

40Cumming a.g.e s. 24. Aynı zamanda bkz. Şükri a.g. e. s. 63-64 

41Evans-Pritchard a.g.e. s. 23. 

42A.g.e. S. 26.   

43Bu kitapların muhtevaları hakkında kısa bir özet için bkz. Şükri a.g.e. s. 26.    

44Bkz. M. M. Merene, Brevi Nozioni d’Islam, 1927 s.58.   

45Bkz. Barka el-Cedide Bingazi Haziran 28, 1953.   

46Şükri a.g.e. s. 44.     

47Carlo Giplio, La Cofraternia Seussia daile sue Origine ad Oggi Padova, 1932. S.17, zikreden, Evans-Pritchard a.g.e. s. 13. 

48Şükri a.g.e. s. 44.     

49M.Tayyib el-Eşhab Barka el-Arabiye Ems ve’l-Yevm, Kahire.1945. s. 187.   

50Evans-Pritchard The Place of the Sanusiyya order in the History of Islam s. 13.     

51Nicola A.Ziadeh Büyük Senusi’nin “hem icma’yı hem de kıyas’ı kabul etmediği” genel hükmünü veriyor. Bkz. Onun Sanusiyyah: A Study of a Revivialist Movement in İslam Leiden, 1958, s. 87. Fakat bu kitaptakiler aslında daha önce söylenenlerin bir tekrarıdır, özellikle yapılan öok sayıda genellemeler ve hatalar göz önüne alınarak ihyatla okunmalıdır. Fakat  Evans-Pritchard, The Place of the Sanussiya Order in the History of İslam ve aynı zamanda B’ayyu a.g.e. s. 38-39 bakılabilir.    

52Bu hususta bkz. B’ayyu a.g.e. s. 38-39. 

53Evans-Pritchard, The Sanusi of Cyrenica, s. 24-25.     

54Şükri a.g.e. s.54.      

55H.Duveyrier, La Conferie Musulmane de Sidi Muhammed ben Ali es Senousi et son Demome geographique  enl’Anne 1300’de Hegira 1833’de Notre are Paris, 1884.   

56Bkz. Senusi tarikatının bu noktadaki savunması için bkz. Evans-Pritchard The Senusi of Cyrenaica s. 6-7 Ayrıca bkz. Lous Rinn, Marabout et Khouan, Cezayir 1884, aynı yer.     

57Arnold J.Toynbee, Civivization on Trial Oxford University Press, London 1949. S. 188-89.      

58Evans-Pritchard a.g.e. s. 8-9    

59A.g.e. S.10-11, 84-89  

60Knud Hoimboe, Desert Encounter, London. 1936 s. 275 zikreden Seyyid Muhammed İdris el-Senusi( Libya Kralı) Ayrıca bkz.  Evans-Pritchard, The Senusi of Cyrenaica= s. 10-11.     

61Evans-Pritchard, The Sanusi of Cyrenaica, s. 71-73    

62A.g.e. S. 78.  

63Şükri a.g.e. s. 49.   

64Evans-Pritchard, The Sanusi of Cyrenaica, s. 80. Ayrıca bkz. Şükri a.g.e. s. 48-49.   

65Evans-Pritchard a.g.e. s. 73-74     

66A.g.e. S. 77-78.    

67A.g.e. S.76-77     

68Şükri a.g.e. s. 61.   

69Evans-Pritchard, The Sanusi of Cyrenaica, s. 77.    

70A.g.e. S. 80-88.

71Şükri a.g.e. s. 58-61.   

72Avrupa’nın özellikle de İtalya’nın Libya üzerindeki planlarının ayrıntılı bir incelemesi için bkz. W.C. Asker, Europe and İtaly’s Acuisition of Libya, Duke Unıversity Press, 1942. Ayrıca bkz. Roberto Cantalupo, L’İtalia Musulmana, Rome, 1929.     

73Bu konu için bkz. L.Villari Exspansion of İtaly, London, 1930, s. 71-72. Ayrıca bkz. A.Ravviza, La Libia nel suo Ordinamento Guridica, Padova, 1931, a.7. Daha fazlası için bkz. Askew. A.g.e. aynı yer.       

74Bkz. Şükri a.g.e. s.146-48         

75A.g.e. S. 146.    

76Buradaki atıf, savaş sonrasında Arap birliğinin ve bağımsızlığının İngiltere tarafından Tanınmasına karşılık, Arapların Birinci Dünya Savaşına Türkiye aleyhinde girmesi ve ittifak güçleri tarafında bulunması için yapılan Şerif Hüseyin- McMahon müzakerelerinedir. Bu konuda bkz. George Antoinus, The Arab Awakeining, London, 1946, aynı yer.    

77Bkz. Şükri a.g.e. s.165.     

78A.g.e. S. 165-82    

79Bu konuda el-Zaman, Bingazi, Ocak 26, 1955’de Arapça olarak basılan Seyyid (Kral) İdris’in “Hatıraları”na bkz. Ayrıca, Evans-Pritchard a.g.e. s.128. ve Şükri a.g.e. s.186-87   

80Sir Henry Luke , The old Turkey and the New, London. 1955. S. 163.     

81Evans-Pritchard a.g.e. s. 132-33     

82Bkz. A.g.s s. 135-46. Ayrıca Şükri, a.g.e s. 194- 201.      

83Evans-Pritchard a.g.e. s. 148-49.      

84Şükri a.g.e. s. 254. 

85Bkz. Ravizza a.g.e. s. 12.  

86Şükri a.g.e. s. 254.  

87Mülklerine el konulması da dahil, Senusiye tarikatı’nın İtalyanlara gösterdiği tavrın meşru yönlerine ilişkin kısa, fakat ustaca bir yorumu için bkz. Evans-Pritchard, “ Italy and the Senusiyyah Order in Cyrenaica”, Bulletin of the School Oriental and African Studies University of London, c, 6. Böl. 4. S. 843-53.

Kaynak: İslam Düşüncesi Tarihi 4. Cilt M.M. Şerif

 

Not: Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Urvetü'l Vuska'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer