Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  İslam Dünyasının Özgürlük Mücadelesi / Hasan TURABİ
  • Facebook da Paylaş
İslam Dünyasının Özgürlük Mücadelesi / Hasan TURABİ
  • 23-03-2016
  • 0 yorum
  • 1252 okunma
Dinen de, örfen de, insani olarak da meşrû kabul edilen, sınırları ve hedefi belirlenmiş bir özgürlük mü­cadelesi düşman tarafından “terör” diye nitelendirilse de o meşrû bir savunma ve direniş hareketidir. Mese­leye bu temel mantıkla yaklaşıldığında savunma; ma­ruz kalınan zulmün ardından ortaya konan tepkidir.

Son zamanlarda “terör/şiddet”, çok sık kullanı­lan bir sözcük oldu. Ancak terör’ün herkes ta­rafından kabul edilebilir bir tanımı yapılama­dığından bu kavram hayli müphem, soyut ve muğlak bir muhteva kazanmış bulunuyordu. Istılahı anlam­da; dinin caydırıcı gaybi cezalarını ve toplumsal ah­laka aykırı davrananlara uygulanabilecek şer’i kıstas­ları kabul etmemek “terör”dür. Ancak, günümüzde kelimeler ve kavramlar çokça kulandan popüler an­lamları ile özdeş hale gelmiştir. Zira modem hayat, olayları daha çok sonuçlarıyla değerlendirmektedir. Hayat izdihamlara ve derin menfaat çatışmalarına sahne olmaktadır: Yakma, yıkma, dağıtma, cinayet gibi hareketlerin sonuçları bütün bir toplum hayatı­nı etkilemekte ve böylece şiddetin travmatik sonuç­ları ortaya çıkmaktadır. Bugün, sosyal hayat karma­şık ve girift ilişkiler ağı ile oldukça bunaltıcı bir hale gelmiştir. Böyle bir ortamda- şaşkına dönen insanlar sayısız korkular üretmektedir. Yapılan yeni buluşlar, hızlanan iletişim ve ulaşım araçları, huzur sağlayaca­ğı yerde huzursuzlukları artırmakta, karmaşa ve şid­deti beraberinde getirmektedir. İnsanların dünyadaki tüm gelişmelerden ve her gün yaşanan üzücü terör eylemlerinden anında haberdar olmaları da insanın do­ğasında bulunan şiddet eğilimlerini kışkırtmakta, kamçılamaktadır. Bu ortamda terör kavramının anla­mı daralmakta, içeriği değişmektedir. Günümüzün egemen siyasal otoriteleri, terör kelimesini işte bu daraltılmış anlamıyla, sadece kendi konumlarını sar­sacak girişimleri mahkum etmek için kullanmakta­dır. Böylece herhangi bir muhalif hareketi terör’le suçlayabilmekte, dilediklerini “terörist” ilan edebil­mekte ve zihinleri bulandırmaktadırlar.

“Terör”ün Tanımına İlişkin Temel Kıstaslar

İmdi, terör’ün efradını cami, ağyarını mani bir tarzda gerçekçi bir tanımının yapılması, tüm insanlı­ğın önünde duran ortak bir sorumluluktur. Bizce “te­rör” ün tarifi yapılırken şu temel kıstaslar dikkate alınmalıdır:

1. Terör, insanlar arasındaki ilişkileri temelinden sarsan aykırı bir eylemdir. Bireysel ve toplumsal ilişkinlerin temeli ise, barışı temin eden ortak dini ve insani ilkelerdir. Kendi özgürlük ve güvenliği için başkalarıyla uyum içinde yaşayan her birey, tutum ve davranışlarını hiçbir zorlamaya, gerilim ve şiddete ihtiyaç duymadan, kendi rızasıyla bir ahid ve karşı­lıklı anlayış çerçevesinde gerçekleştirir. Allah’a ve dini ilkelere bağlılık ise, çıkar çatışmalarını dengeler, karşılıklı saygı ve sevgiyi pekiştirir, anlaşma ve ahit­lere sadakati güçlendirir. Oysa, günümüzde barış ve demokrasiyi yaygınlaştırmak adına nice işgal, yıkım ve katliamlar gerçekleştiren siyasi mekanizmalar, muhaliflerini bozgunculuk yapmakla, fitne çıkarmakla ve asayişi bozmakla itham edebilmekte, onları popü­ler manasına göre “terörist ve saldırgan’’ olarak damgalayabilmektedir.

2. Terör/tedhiş kelimesi taşkınlığı ifade eder; ge­nel geçer örfe, kanunlara uymayan davranışları kap­sar. Böylesi bir eylemi din, insanlık ve gelenekler karşısında gayrı meşru kılan şey ise; diğer insanlara zarar verici oluşu ve barış, özgürlük, hak ve hukuka saygı gibi ilkeleri sekteye uğratmasıdır. Bu da gayrı meşru davranışları, düşmanlıkları, taşkınlıkları, şid­det ve öfkenin yaygınlaşmasını beraberinde getirir.

Terör kelimesinin bir başka anlamı; dini ilke­lere, insani adalet ve ölçülere dayanan barıştan uzaklaşarak sert ve kırıcı davra­nışlara yönelmektir. Barış ise; düşmanlığı ve saldırıyı engellemeyi öngören doğal hakların eşit kullanımının garantisidir. Bireylerin bir­birine karşı nefsini ve ma­lını koruması sözkonusu edildiğinde siyasal irade­nin aşırı davranışları en­gelleyecek bir caydırıcılığa sahip olması gerekir. Top­lumsal huzuru bozacak davranışları affetmenin olumlu etkileri vardır; ama büyük fitne ve fesadın vu­kuunda af sözkonusu ola­maz. Siyasetin görevi barışı korumak olmalıdır. İnsan­lar arasındaki problemleri en aza indirgeyecek hü­kümler, hayatın bütününe yön verecek unsurlardan oluşmalıdır. Ancak bu makalenin sınırları bu unsur­ları detaylandıracak çapta olmayacaktır.

İmdi, günümüzde cari olan siyaset bütün dünyayı meşgul eden tedhiş siyasetidir. Terörü bütün yöntem­leriyle bir politika olarak benimseyen despotlar, ken­dilerine tepki gösterenleri, başkaldıranları şiddetli cezalara mahkum etmekte ve son derece baskıcı yön­temler kullanmaktadırlar. Ezilmiş ve mazlum halklar ise zalim despotların taşkınlıklarını bertaraf etmek için uğraşıp durmaktadırlar. Bundan dolayı devlet otoritesi ile siyasi organizasyonlar ve diğerleri arasın­daki kuvvete dayalı ilişkiler son derece dengeli ve açık olmak zorundadır. Değilse, sorunlu siyasal ilişki­ler, bir grubun diğerine yahut meşru siyasi otoriteye karşı şiddete dayalı düşmanlıklarını arttırır.

Savunma ve Saldırganlık Arasındaki Hassas Sınır

Barış, özgürlük, müsamaha, salih davranışlar... Kur’ân’ın sıkça vurguladığı temel konulardır. Bütün peygamberlerin ve Hz. Muhammed’in mesajı da bu temel konular etrafında şekillenir. Düşmanlığın yasaklanması, özelikle din hususunda baskı yapılmama­sı, insanlara haksız muamelede bulunulmaması, Müslümanlarla ve meşrû yasal otoriteyle çatışmaya giril­memesi, bu mesajın diğer vurguları arasındadır. Kur’ân zulmün bertaraf edilmesi noktasında ceza­landırmayı gerekli görür; fakat cezalandırmanın sı­nırlarını da tayin eder ve bu konuda Allah’ tan kor­karak ölçülü davranılmasını emreder. Kur’ân, prob­lemlerin çatışmaya mey­dan vermeden, uzlaşma yo­luyla çözülmesini tavsiye eder.

Hz Peygamber(s) Medineli gruplarla anlaşma yaparak, onlara barışı geti­rerek halkın sevgi gösterileriyle şehre girmişti; terör yöntemleriyle değil. Kur’ân müminlerin başka­larına karşı barışçı ve sabırlı olmalarını, baskıcı davranmamalarını tavsiye eder. İslam’ın başarısının sırrı da burada yatar.

Özgürlük mücadelesi veren bir kurtuluş hareketi­nin, düşmanca tavırlar sergileyen zalim otorite karşısında haklarını şiddete başvurmadan savunması gere­kir. Bir hareket barışçı yöntemlerle hayatın seyrini değiştiremiyor, şûraya dayalı bir mekanizma oluşturamıyorsa, işte o zaman sabırdan başka yapılacak bir şey yoktur. Eğer Allah’a kulluğun unsurları gereği gi­bi yaşanamıyorsa, o zaman tek çıkar yol, önce başka bir diyara hicret etmek; arkasından da tam bir daya­nışmayı başaran bir birliktelik ve herkesçe kabul edi­len bir liderlik mekanizması oluşturmaktır; işte o an­dan itibaren eşitlik ve özgürlükler uğruna zulme kar­şı büyük bir inkılabi harekete girişilebilir. Sonuçta fitne kalkıp yeryüzünde din Alah’ın olacak; ma’rûfu emreden, münkerden sakındıran bir nizam tesis edi­lecektir. İşte bu cihad ve savunma devrimidir; dayat­macı ve baskıcı bir yol-yöntem asla değildir.

Bir yönetim mekanizması, kendisini başa getiren halka karşı güç kullanarak otoriterleştiği ya da güç ve servetine güvenerek özgürlükleri ve adaleti zorbaca yok edip halkını hiçe sayar hale geldiği zaman, artık izzet, onur, özgürlük, demokrasi ve kurtuluş için kit­lesel eylemler kaçınılmaz hale gelir. Sözkonusu yöne­tim ister işgalci olsun, isterse de onların işbirlikçisi olsun, fark etmez. Avrupa tarihinde zalim kral ve im­paratorlara karşı yapılan çok sayıda bu tip devrim ha­reketine rastlarız; Fransız devrimi bunlar içinde önemli bir konuma sahiptir. Bu devrim azgınlaşmış aristokratik sınıfa karşı verilen bir özgürlük mücade­lesidir. Bugün de dünyanın çeşitli bölgelerinde ben­zer devrimci hareketle­re tanık olmaktayız. El­bette bu tür hareketler terörist olarak isimlendirilemezler; asıl teröristler bu hareketlerin doğmasına sebep olan despot yönetimler ve sistemlerdir.

Bugün de müstekbir ve zalim diktatör yönetimler mazlum halklarını zillete düşürmekte, güç ve servetlerine dayanarak zulümlerini devam ettirmektedirler. İslam, mustazaflar zilleti ve miskinliği kabul etme­melerini, tağutî zalim sistemlere başkaldırmalarını ya da hicret etmelerini önerir. Bu bağlamda mustazafların yaptıkları taşkınlıkların, zalim müstekbirlerin zu­lümleri yanında bir hiç olduğunu, onların adalet, eşitlik ve barış uğruna yaptıkları mücadelenin de as­la terör diye nitelendirilemeyeceğini belirtmeliyiz.. Kahredici zulümlere maruz kalan toplumluklar meşrû direnme hakkına sahiptirler. Yaptıkları ne bir terör ve ne de bir taşkınlıktır. Örneğin İngiliz hegemonyasına karşı bağımsızlık mücadelesi yürüten İrlanda halkı, İspanya’daki Basklar, Sırplara direnen Balkan Müslümanları, Ruslara karşı bağımsızlık savaşı veren Çeçenler, Makedonya’daki Arnavutlar, Hindistan zul­müne karşı mücadele eden Keşmir Müslümanları, bütün bunlar direnmekte haklıdırlar.

Dinen de, örfen de, insani olarak da meşrû kabul edilen, sınırları ve hedefi belirlenmiş bir özgürlük mü­cadelesi düşman tarafından “terör” diye nitelendirilse de o meşrû bir savunma ve direniş hareketidir. Mese­leye bu temel mantıkla yaklaşıldığında savunma; ma­ruz kalınan zulmün ardından ortaya konan tepkidir. Zulme ve haksızlığa uğrayanlar, doğal olarak adalet arayışı içine girer, barış ve huzuru elde etmeye çalışır­lar. Ancak zulmü önlemek isterken, bir diğer zulmü işlemek yani zulmü zulümle yok etmeye kalkışmak da bir sapmadır. Avrupa’da görülen şiddet hareketleri bu sapmaya verilebilecek en belirgin örneklerdir. İn­giltere, Fransa, Almanya, İtalya vb. ülkelerde de­mokrasinin imkânlarını kullanan bu intikamcı aşırı sağ ve aşırı sol gruplar başlangıçta itidalli tepkiler or­taya koyarken, giderek haddi aşmışlar, şiddete kay­mışlardır. İşin ilginci, başlangıçta masum gerekçeler­le ortaya çıkan kimi devrimci hareketler de belli bir başarıya ulaştıktan sonra intikam hırsıyla aşırılığa kaçmış, zamanla terörize olmuşlardır. Yine Fransız Devrimi bu ko­nuda örnek teşkil eder; bir yandan siyasi hak ve özgürlüklerin elde edilmesi için mücadele sürerken yağma ve şid­dete varacak öfkeli eylemler, hareketi ana hedeften uzaklaştıran saldırılar, talepleri gayrı meşrû konuma düşürecek davranışlar ve eylemler devrimi asli mecrasından çıkaran unsur­lardır.

İslam’da Cihadın Esası

Kur’an’daki cihad âyetlerinde beyan edildiği üzere, düşmanla karşılaşan müminlerin amacı mutlaka sa­vaş değildir; aksine düşmanla çatışmadan eşit şartlar­da ve ihanetten uzak bir barışın tesisi için ısrar eder­ler. Doğrudan savaş açanlar müstesna, düşmana he­men saldırmayı hedeflemezler. Bütün bunlara rağ­men savaştıklarında ise, fiilen savaşa katılan düşma­nın silah ve mühimmat depolarına saldırır, savaşa katılmayan tarafsızlara ve sivil yerleşim bölgelerine zarar vermezler. Genel örfün kabul ettiği kutsal iba­det mekânlarına saldırmaz, savaşın hoş görülmediği kutsal zamanlara saygı gösterirler; bu dönemlerde kan dökmezler.

Cihadın nihai hedefi de, hakkın ikame edilmesi için batılın düşmanlığını ve diktatörlerin sınırlama­larım ortadan kaldırmaktır. Nihai amaç, insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almak, tüm insanlı­ğı adalet ve huzura kavuşturacak barışçı İslami mode­li tesis edip yaygınlaştırmaktır.

Kur’ân sükûneti, barışı tesis etmeyi ve insanlar arasındaki ihtilafları gidermeyi öngörür. Ancak, düşmanla mücadele etmek, zalimlere başkaldırmak, müstaz’afları himaye etmek de müminlerin görevleri arasındadır.

Yine cihad esnasında tarafsız kalanlara ilişilmemesi Kur’an’ın önemli emirlerinden biridir. Ayrıca Kur’ân’da; zafer elde edildikten sonra bir­birlerine nasihatlerde bulunma, istişare etme, kamu mallarını yağmalamama, intikam hırsına kapılmama ve insanlara haksız bir şekilde zulmetmeme biçimin­de uyarılar da yer alır.

Peygamberin Mek­ke’nin son döneminde ve Medine’de sergiledi­ği barış yanlısı davra­nışlar, bu ilkelere ör­neklik teşkil etmesi açı­sından özellikle dikkate alınmalıdır.

İmdi, 11 Eylül saldı­rısı yalnızca ABD’yi değil bütün dünyayı etkilemiştir. Doğusuyla batısıyla bütün ülkelerin siyasal yaklaşım­ları, stratejileri, kültürel duruşları değişmiştir; diplo­matik ilişkiler, askeri diyaloglar sıklaşmış, finansal hareketlilikler artmış, yeni küresel konseptler oluştu­rulmuştur. Medeniyetler ve kültürler arasındaki fark­lılıkların vurgulanması ve yeni savaş senaryolarının gündeme gelmesiyle bölgesel ve küresel gerilimler alabildiğine artmıştır. Bu gerilimden yararlanarak dünya hegemonyasını pekiştirmeyi ve ekonomik çı­karlarını güvence altına almayı planlayan ABD, ol­dukça tehlikeli manipülasyonlara girmektedir. Özel­likle İslam coğrafyasına yönelik senaryolar ve Müslüman toplumları kuşatmayı hedef alan organize giri­şimler, yeni çatışmaları da beraberinde getireceğe benzemektedir.

11 Eylül saldırısında binlerce masum sivilin öldü­rülmesi -kim tarafından ve hangi amaçla yapılmış olursa olsun- ABD’nin küresel operasyonlarına ve yenidünya düzenine meşrûiyet kazandırmaktan baş­ka bir işe yaramamıştır. ABD, uluslararası hukuk ku­rallarını bir yana bırakarak hemen Üsame bin Ladin’i hedef göstermiş ve suçlu ilan etmiştir. Yıllardır Afganistan’da önemli bir cihad hareketi yürütmüş olan Bin Ladin’i bahane ederek ürettiği savaş senar­yolarını uygulama planına koyarak yaşlı, kadın ve ço­cuk demeden sivil halkın üzerine tonlarca bomba yağdırmıştır.

Bu arada Amerika’daki Müslümanlar töhmet altı­na sokularak hedef haline getirilmiş, onlara karşı kin ve intikam duyguları kabartılarak zor durumda bıra­kılmışlardır. ABD ve Batı dünyasında yapılan açıklamalar, tümüyle Müslümanları hedef almış, bütün İslami hareketler suçlu ilan edilmiştir. Bu olaydan ya­rarlanan İsrail’in Filistin’deki vahşi katliamlarına ise hiçbir tepki gösterilmemiştir. Dünyanın çeşitli yöre­lerindeki Müslüman azınlıklara uygulanan zulümler doruğa çıkmış ve artık onlar “İslamcı teröristler” ola­rak görülür olmuştur. Ve bütün İslam dünya­sı, ne zaman Ameri­kan öfkesinin muhata­bı olacağını bekler ha­le gelmiştir.

Ancak, bu durum, Amerika’ya ve işbirlik­çilerine duyulan nefre­ti artırmakta; müstekbir Batı medeniyeti ile İslami uyanış hareketleri arasındaki gerilim iyice alevlen­mektedir. Bu gelişme çok daha büyük sıkıntılara yol açacağa benzemektedir. Sürekli gerilim ve bunalım üretenler, çatışmalar yaratanlar yeryüzünde asla sü­kûnet bulamayacaklardır.

Çatışmalar ve Bunalımlar Nasıl Engellenir?

Öncelikle 11 Eylül saldırılarının meydana geliş sebeplerini iyi teşhis etmek gerekir. Olayın meydana geliş sebeplerini bilmek, bu fitnenin tekrarlanmasına engel olacaktır. Politik tezgâh ve entrikalardan ke­sinlikle vazgeçilmelidir. Müslümanları töhmet altın­da bırakmanın kimseye faydası yoktur. ABD ve Batı, İslam coğrafyasına yönelik emperyalist politikaların­dan ve zulüm uygulamalarından acilen vazgeçmeli­dir. Çeçenistan’da, Keşmir’de, Filipinler’de, Türkis­tan’da ve dünyanın diğer bölgelerinde Müslümanlar özgürlük ve adalet ortamına kavuşmadıkça asla dün­ya barışı tesis edilemeyecektir. İran, Irak, Libya, Su­dan ve Afganistan’a karşı yürütülen düşmanca politi­kalar terkedilerek hakkaniyet ve hürriyet esasına da­yalı bir dünya hukuk sistemi tesis edilmelidir. Ame­rika, İslam’ın evrensel ilkelerine, Müslüman dünya­nın demokrasi ve hürriyet taleplerine saygı duymalı­dır. Gerek İslam dünyasında, gerekse dünyada barış ve hoşgörünün egemen olmasının ilk şartı budur. Aşırılıklar, şiddet olayları, saldırganlık ve çatışmalar­dan emin olmak ancak böyle mümkün olabilir. ABD ve Batı, İslam’ı küçümseyen, Arapları ve Afrikalıları hor gören klasik sömürgeci zihniyet ve tutumların­dan vazgeçmek zorundadır. Batı dünyası, İslam’a yu­karıdan bakan tavrını bir yana bırakıp onunla tanış­mayı, iletişim kurmayı denemelidir. Batı, İslam’ı ta­nıdığı oranda kendini daha güvende hissedecek ve şiddet paranoyasından kurtulacaktır.

1.  Afganistan’ın yaralarını sarmak için bütün müslümanların harekete geçmeleri ve İslam kardeşli­ğinin en güzel örneğini sergilemeleri gerekir.

Bilindiği gibi Afganistan Ruslara karşı verdiği ba­ğımsızlık mücadelesi ve cihadla dünyadaki pek çok devrimci harekete örneklik teşkil etmişti. Ancak, Afgan cihadı zaferle sonuçlanmasına rağmen, gerek fikri ve gerekse siyasi tecrübesizlikler nedeniyle den­geli ve paylaşımcı bir yönetim, özgür bir seçimle şû­raya dayalı bir siyasi yapı oluşturulamamış, bu yüzden de iç çatışmalar sürüp gitmişti.

ABD’nin Afganistan’da önemli çıkarları olduğu ve bu çıkarlara engel teşkil edecek İslami uyanış hareketlerine fırsat vermek istemediği malumdur. Yine Rusya’nın hala Afganistan trajedisini unutmadığı ve güneyindeki İslami gelişmelerden rahatsız olduğu; Çin’in de kuzeybatısında bir İslam varlığı istemediği bilinir. Avrupa ise kendi içinde giderek güçlenen bir İslam’dan çekinmektedir. Asya ve Afrika’da sömür­geciliğe karşı koyan İslami hareketler hoş karşılanmamakta; İslam ülkelerindeki despotik yönetimler de İslamcı hareketlerin iktidara gelmesinden kork­maktadırlar.

Afgan halkı dinine son derece bağlı, savaşçı ve nice sömürgeci devletleri dize getirmiş bir toplum­dur. Etnik çeşitliliğe rağmen Afgan birliğini sağlayan tek unsur da dindir; ancak kabile çatışmaları ve ikti­dar kavgalarının sürüp gitmesi emperyalistlerin işini kolaylaştırmaktadır. Savaş Afganistan’ın bütün güç kaynaklarını tüketmiş ve diğer devletlere muhtaç ha­le getirmiştir. Şimdi, Afgan halkıyla yakın bağları olan Müslüman ülkelerin onların yardımına koşması kaçınılmaz bir görev haline gelmiştir. Müslümanla­rın örnek İslam kardeşliğini kanıtlamalarının tam da zamanıdır.

2.Tetöristlikle suçlanan Üsame bin Ladin ve el- Kaide örgütü, İslami uyanış ve dirilişi amaçlayan bir cihad hareketi yürütmekteydi. Herşeye gücü yettiği­ne inanan ABD, Üsame sorununu zorbalıkla hallet­mek istemektedir; ancak bu çok tehlikeli bir yöntem­dir. Bu yöntem, Kaide taraftarlarının kahramanlaş­masına (bir zamanların Yahya Halet’i gibi) ve sayıla­rının artmasına da yol açabilir. ABD, Afgan komu­tan ve yöneticilerle sağlıklı ve dengeli bir diyaloğa girmelidir. Müslüman kamuoyunu rahatsız edecek dayatmalar ABD açısından büyük bir yanlış olur.

3. Müslüman halklar Afganistan’daki ve dünya­daki gelişmeleri yakından takip etmeli, olayların ar- kaplanını görmeye çalışmalı ve birbirlerinin sorun­larının çözümüne yardımcı olmalıdırlar; böylece üm­metin onurlu birlikteliği sağlanabilir. Müminler han­gi hal üzerinde iseler, Allah onların öylece idare olunmalarına fırsat verir. Dünyanın yeni konjonktü­rü, Müslümanların kendi konumlarını yeni baştan gözden geçirmelerini, dinin temel ilkeleri çerçeve­sinde kendilerini yenilemelerini, şûra, özgürlük ve cihad kavramlarını önemseyerek tek bir güç halinde seslerini yükseltmelerini zaruri kılmaktadır. İşte o za­man Müslümanlar sonraki nesillere örneklik teşkil edebilecek dengeli bir sistem inşa edebilirler.

4.  11 Eylül ve Taliban olayından hareketle Müslümanlara söylenebilecek son söz: Öncelikle terör (şiddet) kavramı başta olmak üzere temel siyasi kavramlar üzerinde konsensüs sağlanmalı ve ortak tanımlamalara gidilmelidir. Sorunların sağlıklı bir şe­kilde tartışılabilmesi ve gerçekçi çözümlerin üretile­bilmesinin ilk şartı budur. İslam’ın bütün boyutlarıy­la insanlığa sahih olarak sunulabilmesi de buna bağ­lıdır. Gayb’e imanı hatırlatan, sevgiye ve Allah’a şükretmeye yönelten, toplumsal dinamikleri hareke­te geçiren “teşvik” kavramı ile birlikte, caydırıcı si­lahlarla kuşanmayı öngören “tehdit” kavramı, insan hayatını dengeleyen iki önemli unsur olarak bu nok­tada karşımıza çıkar: Kur’ân, düşmanı caydırmak ve barışı garanti altına almak amacıyla Müslümanlara silahlanmalarını tavsiye ederken; kendilerinin terö­rizmle suçlanmalarına fırsat verecek davranışlardan uzak durmalarını da vurgular. Özetle Müslümanlar, dünya ile ilişkilerinde tehdit ile teşvik arasında den­geli bir üslûp tutturmak; insanlığın genel maslahat­larını ve hayırları öne çıkaran ilkeli bir yol izlemelidirler.         

Not: Bu metin, Türabi’nin düzenli olarak hapishaneden yazdığı el-Hayat gazetesinin 18 Ocak 2002 tarihli nüshasından çevirilmiştir.

Kaynak: Umran - Mart • 2002

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer