Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  Irkçılık ve İslam / Urvetü’l Vuska
  • Facebook da Paylaş
Irkçılık ve İslam / Urvetü’l Vuska
  • 19-02-2015
  • 0 yorum
  • 1257 okunma
Soy ve sopun insana verebileceği imtiyaz ve övünmenin şerî ölçüye göre hiç bir değeri yoktur. Şerî bağ dışında kalan her türlü bağlılık, şeriatı koyan tarafından yerilmiştir. Allah’ın Resûl’ü: «Asabiyyete davet edenler, asabiyyet için ölen ve öldürenler bizden değildir.» buyurmuştur.

Dünyadaki milletlerin fertleri ve her birinin ni­yetleri, açık ve derin bir görüşle incelenirse, büyük bir bölümünde ırk taassubu olduğu görülecektir. Bağlısı olduğu topluluğun üstünlüğü ile övünen ve soy asabiyeti güden bir adam, kendi toplumuna bir zarar dokununca, o zarardan etkilenerek onu yok et­meye çalışır; hatta bu uğurda gerekirse ölür ve öl­dürür. Bu insanların çoğu, bu gayretin nereden kay­naklandığını bilmeksizin bunu yaparlar. Hatta ha­kikati arayanlardan birçoğu, bu duygunun insanın doğal yapısında, vicdanında olduğunu zannederler. Fakat dünyanın herhangi bir yerinde doğan, sonra reşit olmadan başka bir yere götürülen bir çocuğa, şayet nerede doğduğu, hangi millete mensup oldu­ğu söylenmezse; çocukta gerçek soyuna ve mille­tine bir yöneliş görülemez. Asıl vatanı ve daha sonra getirildiği yer, bu çocuk için eşitlenir. Hatta sonradan içinde yetişip büyüdüğü yer kendisine daha yakın olur ve daha çok oraya yönelir. Böyle bir çocuk örneğinde gördüğümüz durum, soy bağlılığının tabii olmadığını gösterir.

Böylece, ırkın tabii olduğu görüşüne ulaşamıyoruz. Irk duygusu, geçici olarak zaruretlerin bir çizgisi şeklinde bulunabilir. İnsanın, nerede olursa olsun bir yığın ihtiyacı vardır. İnsanda ihtisaslaşma ve öncelikle menfaat elde etme duygusu da vardır ki; bu duygu ve hırs, temiz bir terbiye ile düzeltilmezse ve güçlü ise insanı diğer insanlarla çatışmaya ve onlara tecavüze yöneltir. Böylece insanların bir kısmı, diğer kısmının tarih boyu tecavüzüne uğradı­ğı ve bunun acısını çektiği için sonuçta, akrabalık bağına ve giderek ırk, soy denilen birliğe ulaştılar. Hint, İngiliz, Rus, Türk vb. milletlere ayrıldılar. Bu­nunla her topluluk, diğer topluluğun tecavüzünden haklarını korumak istedi ve her biri, diğerlerinin nü­fuzunu reddetme yoluna gitti. Çünkü biliyorlardı ki; hükmederlerse, zulm edeceklerdir. Adaletli olsalar bile başkasının hükmünü kabullenmek insan nefsi­nin ağırına gider.

Bu anlamdaki ırkçılık, kendisini doğuran zaru­ret ortadan kalktığında ortadan kalkar. Daha önce nasıl zaruretler yüzünden oluşmuş ise şimdi de hu­zurunda güçlerin ve güçlülerin boyun eğmeye mec­bur kaldıkları mutlak güce, külli irâdeye dayanmak sayesinde tamamiyle geçersiz hale gelir. Sonra o güç ve irade tarafından hükümlerini yerine getirmekle görevlendirilen kişi, bütün fertlerin buna uymaları­nı sağlar. İnsanlar mutlak hâkim olan Allah’ın var­lığını bildikten sonra, artık ırk bağlılığından uzak­laşarak hukuklarının korunması, hak ve şereflerinin savunması için O’na bağlanırlar. Bu sayede işlevini yitiren ırk bağlılığı da, onun metresi olan ırkçılık da ortadan kalkar.

Müslümanların, yaşadıkları çeşitli bölgelerde ırkçılıktan yüz çevirmeleri ve ona yönelmemelerinin, din bağından başka bir bağ tanımamalarının sır­rı işte burada gizlidir. İslam’a bağlanan bir insanda, inanç tam yerleşince ırk ve halk bağlılığı yerini, daha genel olan ilişkilere, ümmeti ilgilendiren ko­nulara yönelir. Artık onu başkalarına bağlayan bağ dini inanç bağıdır.

İslam’ın ilkeleri, halkı sadece Hakk’a davet et­mekten ibaret değildir. O, ruhlar üzerinde de bir nü­fuz kurmuştur. Üstelik bunları garanti altına aldı­ğı gibi, kullar arasındaki işlere, ilişkilere de sınır­lar koymuştur. İslâmî hukuku yürütmekle görevli devlet adamlarının sorumluluk ve yetki sınırları be­lirlenmiş, insanların bütün genel ve özel hakları ta­yin edilmiştir. Öyle ki, Müslümanların siyasi işle­rini yürütecek olan kişinin uygulayacağı İslami hu­kuk kurallarına herkesten daha çok kendisinin uy­ması gerekir. Devlet idaresini ele almak için ne ve­raset; ne ırk, kabile, bedeni yahut mali güç geçerlidir. Yönetici olabilmek için ancak bu kuralları ye­rine getirmedeki kabiliyet ve ümmetin rızasını ka­zanmak gerekmektedir. Dolayısıyla Müslümanlar üzerinde iktidar olacak siyasi otorite, onlar arasın­dan bir ırkı diğerlerinden kesinlikle ayırmayan Mu­kaddes ilahi kurallardır. Yöneticilerin de ümmetin genelinden ayrı imtiyazları yoktur, fakat onlar şeria­tın korunması ve savunulmasında daha titiz davra­nırlar.

Soy ve sopun insana verebileceği imtiyaz ve övünmenin şerî ölçüye göre hiç bir değeri yoktur. Şerî bağ dışında kalan her türlü bağlılık, şeriatı ko­yan tarafından yerilmiştir. Allah’ın Resûl’ü: «Asabiyyete davet edenler, asabiyyet için ölen ve öldü­renler bizden değildir.» buyurmuştur. Bu konudaki ayetler ve nebevi hadisler çoktur. Şeref ve hürmet elde etmek, imtiyaz sahibi olmak ancak takva ile mümkündür: «...Şüphesiz ki, Allah katında en de­ğerliniz, O’na karşı gelmekten en çok sakınandır...» (Hucurat; 13) Bundan dolayı birçok zaman, birçok değişik kavimde, nesiller boyu Müslümanların ida­ri işlerini yürütenlerin, ne ırk ve kabile bakımın­dan imtiyazları, ne de dededen babadan kalan ma­kamları olurdu. Onları yücelten ve büyülten, şeriate olan bağlılıkları ve onu koruma konusundaki dik­katleriydi.

Müslüman yöneticiler şeri hükümlere olan bağ­lılıkları ve bağlılıklarının gereğini yerine getirmeleri; şahsi menfaat, debdebe ve ihtişamdan kaçın­maları; halkın menfaatlerini kendi özel menfaatle­rinden üstün tutabilmeleri ile şan ve şeref kazanır­lardı. Aksi takdirde ihtilaflar meydana gelir ve yö­neticilerin itibarları azalır, rezil ve şerefsiz olur­lardı.

İslam’ın başlangıcından bu yana geçen zamanı gözden geçirdiğimizde bu durumu görmekteyiz. Müslümanlar hiç bir zaman kavim ve soy bağlılığı­na değer vermediler, sadece İslam ümmetinin gene­line baktılar. Bundan dolayı Arap, Türk’ün hâkimiyetinden nefret etmez. Acem, Arap’ın egemenliğini kabulden çekinmez. Hintli, Afganlının emrine gi­rebilir. Hiç bir Müslümanda bu yüzden yüzünü ek­şitme görülmez. Başındaki idareci şeriat sınırların­dan sapar ve kendi hakkı olmayan kimi noktalara el atarsa, işte o zaman kalplerde sıkıntı oluşur. Böy­le bir idareciye olan saygı yitirilir. İdarecinin kendi kavmi bile onu bir yabancı gibi görmeye başlar.

İslam toplumunun, diğerlerine göre bir üstün­lüğü: Müslümanların, bir bölgede bulunan bir İslam hükümetinin İslami kurallardan saptığını duyunca ırkına ve kabilesine bakmaksızın üzülmeleridir.

Hangi ırktan olursa olsun, Müslümanlara ara­sındaki bir yönetici ilahi emirlere uyar ve halkı da bu sınırlar içinde yönetirse; şahsi menfaat peşinde koşmaz, debdebe ve gösterişten uzak durursa o hü­kümetin şanı ve şerefi İslam toplumu içinde yüce bir makama ulaşır. Ayrıca bunun için ne büyük mas­raflara, ne orduyu büyültmeye, ne büyük devletle­rin desteğine, ne de yabancı unsurlara ihtiyaç du­yar.  Reşit Halifeler’in yoluna ve İslam’ın aslına dö­nerek bunların hepsinden kurtulur, bağımsız olur ve hiç bir yabancıya boyun eğmez. Şunu tekrar söyle­yelim ki; İslam yalnız ahirete dönük bir din değil­dir. O, insanların bu dünyadaki hayatlarını da nimetlendirir. Dünyada da insanları mesut etmek is­ter. Kaynaklarda, iki dünyanın da mutluluğu diye haber verilmektedir. İslam uzak ırklar ve çeşitli mil­letler arasında eşitlik getirmiştir.

Asrın rengi uçsun, zamanın saçları ağarsın!.. Az da olsa bazı Müslümanlara, yöneticilerinin zulmün­den ve şeri adalet ve esastan ayrılmalarından sıkıl­makta, yabancı devletlere sığınmaktalar. Fakat bu mülteciler ilk adımda pişman oldular. Onların du­rumu intihar etmek isteyip de acıyı hissedince vaz­geçen kimsenin durumuna benzer. İslam ülkelerinin uğradıkları bölünme, yöneticilerinin eksikliğinden, İslam esaslarından uzaklaşmalarından ve kendile­rinden önce gelmiş salihlerin yollarından sapmalarındandır. Bunlar, eğer tekrar İslam esaslarına dö­ner ve salih kişilerin ahlakını benimserlerse; kısa bir zamanda eski kuvvetlerini ve şereflerini, Dört Ha­life devrindeki üstün yaşantıyı tekrar elde etmeyi başarırlar. Allah bizleri doğruya kavuştursun ve doğ­ru yola yönlendirsin.

El-Urvetul Vuska 
Cemaleddin AFGANİ-Muhammed ABDUH
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer