Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  Hak Olan Övülmeyi Sevmekteki Allah’ın Hikmetleri / Urvetü’l Vuska
  • Facebook da Paylaş
Hak Olan Övülmeyi Sevmekteki Allah’ın Hikmetleri / Urvetü’l Vuska
  • 27-02-2015
  • 0 yorum
  • 1381 okunma
Övülmek, ruhun gıdası olduğu gibi vücudu da ayakta tutan bir destektir. İnsan kemâle doğru yaklaştıkça, şehevi istekleri ve maddi lezzetlerden yararlanma arzusunu kontrol altına alır. Böylece onda kalıcı övülme temayülleri kuvvetlenir.

İnsanlık alemi, ibretle ve basiretle bakabilenlere açılmış bir kitap, asırlardan her biri onun bir sahifesi ve insanların her nesli onun bir satın veya cümlesidir. Bizim için de, İlahi Kalemin her eseri bir ibrettir.

Onu okumakla sağlayacağımız ilk fayda, halk­ların çeşitli devirlerdeki durumlarını öğrenmemizdir. Yükselen, ilerleyen ve hatta başkalarınca idrak edilemeyecek noktalara ulaşan milletler görürsün. Sonra düşmüşler, geri kalmışlar ve onlardan sade­ce bazı rivayetler ve hikâyelerden başka bir iz kal­mamıştır. Ve onlardan öyle nesiller de vardır ki, yok olma durumunda iken, yeniden varlık elbise­sini giyerek insanlık topluluğunda en yüksek mev­kileri elde etmişler sonra da mağlup olup çökmüş­ler ve kendi kabuklarına çekilmişlerdir. Bir kısımlarını da görürüz ki, üstünlük elbiselerini günümü­ze kadar korumuşlar, kuvvetlerine dayanan emir ve yasaları insanlığa uygulanmakta devam ediyorlar.

Bazı insanlar bu doğuş ve gelişmeleri tıpkı bir film gibi seyreder. Hani onlar, hoşlandıkları filmde sevinir, hoşlanmadıklarında ise sıkılırlar. Oysa o, onların ortaya çıkış kaynağından ve yıkılış sebep­lerinden habersizdir. Ona sebep sorulduğunda der ki: «Sübhanallah, bu, insanların talihinden ibarettir; talihi iyi olanlar mesud olurlar, kötü olanlar ise bedbaht olurlar.»

Onlardan bazıları ise gerçeği görür; milletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini inceler ve anlar. Bilir ki millete gelen hayır, kendisi gibi fertlerin elleriy­le olmuştur; onlar ki, mensup oldukları toplumun yükselmesi ve önderliği ele geçirmesi için gece gün­düz çalışmışlar, en kıymetli mallarını ve canlarını bu yolda feda etmişlerdir. İşte bu öncü insanların daha sonrakiler tarafından iyilik ve hayırla anıldıkları ve onların kalplerinde taht kurduklarını görür. Bu büyük insanlar, vücutlarıyla ve kanlarıyla diğer insanlardan farklı değiller; onları diğer insanlardan ayıran özellik gayretleriyle eriştikleri ruhi üstün­lükleridir. İşte bunların bilinmesi, kişiyi, kendisinin de saygın bir yere sahip olması ve sürekli ha­yırla anılması için gayret etmeye ve onların yolun­dan gitmeye sevk eder.

Şayet onların benimsediğini benimser ve on­ların yoluna girerse, o zaman adımını atar at­maz koparılmış eller, bedenden ayrılmış başlar, parçalanmış cesetler, dağılmış saçlar ve ezik göğüslerle karşılaşır; yolun hakkı arzulayan ve onun me­todunu (yolunu) kendine metod edinenlerin kabir­leri ile dolu olduğunu görür. Ve bu, dönüşü olmayan bir yoldur. İnsan, her tarafı karışık ağaçlıklarla dolu bir ormandadır sanki. Etrafından aslan kük­reyişi gibi sesler gelir. O ise mutlaka burayı geç­mek zorundadır.

İşte yükselme arzusunda olan, korkunç ve deh­şetli manzaralarla karşılaşır; bunların en aşağısı tehlikelere götürür, en üstünü ise şerefli bir ölüm­dür. Bu yüzden o, bazen azmi kırılır, kararlılığı za­yıflar ve bu yolda hiç bir ilerleme göstermez. Niha­yet, o aşağılık hayata döner; meralarda otlayan hay­vanların konumuna düşer. Ve o kokuşmuş hayat içinde yok olur gider. Bazen de ilahi ilham gelerek, kendindeki ve milletindeki insani özellikleri bildi­rir. Böylece o anlar ki, kendisinden şerefli işler ve büyük hareketler isteniyor. Bu uğurda yorulması, bu görevi yapmak üzere şiddet, tehlike ve baskıları göğüslemesi, engelleri aşması gerekiyor. Allah’ın, insan fıtratına yerleştirdiği güçler ve üstün kabiliyetler engelleri aşmak üzere gösterilen çabalarda büyük bir yardımcı olacaktır.

Herhangi bir kimse, Allah’ın lütfuyla insani ha­yatı devam ettikçe, zorluklar ve artan düşman hü­cumları onu yıldırmak yerine azmini ve direnme gü­cünü artıracaktır. Tıpkı, hasmı ile yaptığı mücade­lede yılmak yerine, bu mücadelenin, kendi azim ve kararlılığını artırdığı, hasmını altetmek için daha fazla gayrete sevk ettiği kimse gibi. İnsan suretinde yaşayan niceleri de vardır ki, onların canı bir hay­vanın canı gibidir; Onların, bu hayatlarında çektiği eziyetler, insani meziyetlerin ön plana çıkacağı bir hayat için çekilen çilelerden çok daha şiddetlidir.

Dağa tırmanan kimse belki yorgunluk çeker, yırtıcı hayvanlara parçalanmaktan korkar. Ama bunlardan mutlaka kurtulur ve zirvede rahata ka­vuşur. Yüksekteki bu yerinde korunur ve ona uza­nan tehlikeli eller yetişmez. Alçaklarda oturmayı tercih edenlerin hayattan nasibi ise, ardı arkası gel­meyen bir korku, dinmeyen bir acıdır; ömrünün her anı bir avcıya av olmak, bir suikastçinin tuzağına düşmek korkusuyla geçer.

Evet, yükselme arzusunda olan birçok insan, hedeflerine ulaşamadan öldü. Bu yolda olanların birçoğu da arzuladıkları hedefe eriştiler. Fakat tem­bellik içinde, hayvanca yaşamaya razı olan insanlardan helak (yok) olup gidenlerin sayısı bunlardan kat kat daha fazladır. İşte bunlar Allah’ın yardı­mına erişmiş ve Allah’ın akıl nimetini verdiği te­miz bir ruhun geçmişlerinin yollarını takip ederek yüce hedeflere doğru koşmaya -ister hedefine ka­vuşsun isterse bu yolda şerefli bir şekilde ölsün- devam edem kimselere nasihatlarıdır ve gerçek söz­lerdir.

Hiç bir millet, insanlığın övdüğü meziyetlerden herhangi birini elde edememiştir; ilimde; kültürde, edebiyatta, faziletlerde, kanunlarda, adalet ölçülerinde veya askerlik ve savunma işlerinde… Bu ancak, o milletin içinden, insanı yıldıran ve kalp­leri ürküten engellere karşı koyabilecek fertlerin çıkmasıyla mümkün olmuştur; zira onlar o engebeli yollara girdiler ve bütün işlerinde ezeli yardıma gü­venerek, milletlerini, ulaşmak istedikleri en ileri noktalara ulaştırdılar.

Acaba milletlerin ve insanlığın hizmetinde olan; cemaati, ümmeti, milleti veya toplumu yararına ha­yatını feda eden bu insanlar ne istiyorlar? Allah, her şey için bir sebep var etmedi mi? Beşer irade­sinin, kendi şahsına yönelik bir gayeyi tasavvur et­medikçe ve bu gaye uğruna çalıştığında kendisinin bir yararı olacağına kesin olarak inanmadıkça herhangi bir harekete girişmemesi Allah’ın, kullarına ilişkin sünnetinden değil midir? Şayet can, ruhi sı­kıntılar içinde çıkacaksa, ömür de bedeni acı ve ezi­yetler içinde bitecekse, o halde yaptıklarından ne bekliyorlar? Veya kendi evladı, kendi milletleri içinde kevnî engellerle birleşip kendilerine acı ve­renler, gayelerine ulaşmalarım engelleyenler varsa; onların yaralarına ve acılarına sevinen veya müca­dele ve münakaşa etmek suretiyle onları savan(ber­taraf eden)lar varsa çalışmalarından ve yorulmalarından umdukları nedir?

Tadılacak lezzet yok, kaçınılacak elem yok; o halde heva ve heveslere galip gelen ve onu belalar karşısında zayıflatmayan bu güçlü itici nedir?

Evet, Allah insana bütün yönelişlerden daha kuvvetli bir yöneliş (meyi) vermiştir. Özellikleri içinde en belirgini olan ve inşam diğer yaratıklar­dan ayıran bu meyi, hak olan övülmeyi ve iyi anıl­mayı sevmektir. Hak olan övülmeden maksat, ya­lan, hile ve riyakârlıkla kazanılmayan dosdoğru bir çabanın ürünü olan bir şöhret. İçi fitne-fesatla dolu olduğu halde üstün bir insan gibi görünmek de bu duygunun en kötüsüdür; ve bu duygu ancak fıtra­tın bozulması ile ortaya çıkar.

Övülmek, ruhun gıdası olduğu gibi vücudu da ayakta tutan bir destektir. İnsan kemâle doğru yak­laştıkça, şehevi istekleri ve maddi lezzetlerden ya­rarlanma arzusunu kontrol altına alır. Böylece on­da kalıcı övülme temayülleri kuvvetlenir. Ve o, bu­nun için elinden gelen çabayı sarf eder. Fazilet sa­hibi üstün insan, bu dünyada kendisi için iki ömür düşünür. Bunlardan biri, doğduğu günden hayatı­nın sona erdiği ana kadar geçen sınırlı ve kısa ömür­dür. Diğeri de, çok daha uzun süreli bir ömürdür ki, salih amel işlediğinde veya ümmeti ve tüm in­sanlık için yararlı eserler ortaya koyduğunda başlar; bu eser hafızalardan ve tarih sayfalarından silindiğinde son bulur. O halde bu kişinin iki varlığından edilebilir. Kendi bedeninde olan varlığı diğer insanların bedenlerinde olan varlığı. Bu ikinci varlıktan maksat, diğer insanların kalbinde saygın bir yer edinmektir. Şüphesiz bu kadar uzatın ve geniş ömür, kısa ve sırf kendi bedeni ile sinirli olan dar Ömürden çok daha hayırlıdır. İnsanın yapması ge­reken de, daha küçük ve basit olanları feda ede­rek büyük ve hayırlı olana sahip olmaktır.

Sözü uzatmayalım, Allah, her tür yaratığa ol­gunlaşacak kabiliyetleri vermiş ve insan fıtratına övülme temayülünü yerleştirmiştir. Ve onun hak­kını verecek her şeyi de ilham etmiştir. Her millet­te, o milletin önderliğe geçmesine, yükselmesine çöküntüden kurtulmasına, dağılmış toplumun bü­tünleşmesine ve toparlanarak güçlenmesine veya fa­zilette, ilimde, sanatta ve sanayide ilerlemesine se­bep olan fertlere övgüler yapıldığını görmez inisin? Onların portrelerini çizerler, heykellerini dikerler, onları tarihe övücü sözlerle kaydederler ve onları öven hikâyeler babadan oğula anlatılarak dünya durdukça devam eder.

Şayet bir millet, kendi yararlarına çalışan kim­selerin haklarını inkâr eder veya onlara hak ettik­leri değeri veremezlerse, milletin yararı için sarf edilen emek azalır, gayretler zayıflar. Böylece top­lumun menfaati düşer, millet parçalanır ve yok olur gider.

Allah-ü Teâla her şeyi bir sebebe bağlamıştır. Şayet bir millette, güzel ile çirkin, iyi ile kötü, fa­zilet ile rezalet, sağlam ile bozuk eşit olursa veya bunları birbirinden ayırma gücü yok olur, çalışan­lara gereken değer verilmez, iyilik tanınmaz kötü­lük ise reddedilmez ise, o milletin fertlerindeki yücelme ve üstünlüğü isteme temayülü de yok olur. Bu durum ise zalimlerin zulmünden, dış güçlere mağlup olmaktan çok daha şiddetli bir yıkımdır. Çünkü milletin büyük çoğunluğu, iyiliği tanırsa fazileti överse, bu ödülü elde etmek üzere harekete geçen ve o milletin kurtuluşu için çalışan fertlerçı­kar. Bu üstün fertlerin çıkışıyla ne zalimlerin zul­mü ne de dış güçlerin işgali devam edebilir. Ama bu şerefli duygunun yok olduğu millet ise, sonu he­lak olmak ve yok olmak olan amansız bir hastalığa tutulmuş gibidir.

Hak olan övülme ve şan-şeref sahibi olma ar­zusu nasıl olur da insanlar için büyük bir nimet ol­maz? Hâlbuki Allah, Resulüne şanını yükselttiğini söyleyerek Ona olan nimetini hatırlatıyor: «Senin şanını yükseltmedik mi?» (İnşirah; 4)

Fıtratın isteği (övülme) neden hak olmasın ki? Allah, o nimete erişenlere konuşma izni vermiştir.

Bu konuşma yetkisini Nebisine şöyle bildiriyor: «O halde Rabbinin nimetini anlat.» (Duha; 11)

Gözünü, milletlerin en uzak veya en yakın ta­rihlerine çevir; göreceksin ki bir millet ne zaman büyük işlerin kıymetini düşürmüş ve faziletleri küçümsemişse, o millet dayanaklarını yitirmiştir. Bi­nası yıkılmış, unutularak tarihe karışmıştır. Tabii ki inkârla birlikte nimet de gidecektir.

Sözümü bitirmeden önce şu asil topluluğa te­şekkür etmek istiyorum; Onlar ki, şu uğursuz zamanda geldiler ve bütün tehlikeleri göze alarak Müslümanların birliğini sağlamak için çalışmayı kendilerine görev bildiler. Her geçen gün bu yüce cemaatin sayısının arttığını görmekle seviniyoruz. Dileğimiz Allah’ın yardımı ile çalışmalarında başa­rılı olmalarıdır.

«O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır!» (Enfal; 40)

El-Urvetul Vuska 
Cemaleddin AFGANİ-Muhammed ABDUH
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer