Ana Sayfa  /  URVETÜ'L VUSKA  /  Devlet Adamları Nasıl Olmalıdır / Urvetü'l Vuska
  • Facebook da Paylaş
Devlet Adamları Nasıl Olmalıdır / Urvetü'l Vuska
  • 08-11-2014
  • 0 yorum
  • 1373 okunma
Doğu’nun ileri gelenlerinin Allah’ın hükümlerine ve vicdanlarına dönme zamanı gelmiştir. Başlarına gelen belalar ve karşılaştıkları olaylardan ders alıp çalışmaya başlayacakları gün hangi gün olacaktır? Kendi evlerini düşmanların ve kendilerinin elleriyle yıkmaktan ne zaman vazgeçecekler?

«Ey inananlar! Sizden olmayanları danışılacak/güvenilecek kişiler görmeyin, onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmaktadır, kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer aklediyorsanız, kuşkusuz size ayetleri açıkladık!» (Âl-i İmran; 118)

Derler ki: Vatan, güçlü kalelerle, becerikli or­dularla, nitelikli silahlarla ve bol gelirle korunur, savunulur. Deriz ki: Evet, vatanı korumak için bun­lara gerek vardır. Ama tüm bunlar kendi başlarına bir şey yapamazlar. Kendilerini koruyamaz, kollayamazlar. Bunları çekip çevirmeyi üstlenecek deneyimli, bilgili, derin düşünceli kimselerin bulunma­sı gerekir. Söz konusu kimseler, barış zamanında bu faktörleri düzeltip geliştirmeyi, savaş anında da uygun ve yerinde kararlar doğrultusunda kullan­mayı en büyük görevleri bilmelidirler. Hatta daha da öte, ülkenin sair işlerini de üstlenen kimseler, akıllı, zeki ve başarılı kimseler olmalıdırlar. Yur­da güvenlik ve huzuru yerleştirmeli, her şeyi adalet prensibi üzere kurmalı; halkı şeriatın sınırlarında durdurmalı; sonra ülkenin uluslararası platformda yerine layık olacak biçimde diğer ülkelerle ilişkiler kurmalıdırlar. Hatta en sağlam siyaseti seçerek, ülkeyi mümkün olduğunca yüksek bir konuma yükseltmelidirler. Bu büyük görevleri üstlenecek kimselerin kalpleri, ülke sevgisiyle, halkına karşı şefkatle dolmalı ve benliklerinde hamiyyet yer etmiş olmalıdır. İçlerinde onlara görevlerini hatırlatacak bir uyarıcı vicdan bulunmalıdır. Vicdanları, kötü iş yaptıklarında onları eleştirip kınamaya el vermeli, ülkeye bir zarar dokunduğunda sızlamalıdır. Ancak bu duygu ve niteliklere sahip olan kimseler kendilerine tevdi edilen görevleri gerektiği şekilde yerine getirirler. Ancak onlar ülkeyi, ilerde başına bü­yük belalar getirebilecek küçük kötülüklerden ko­ruyabilirler. İşte gerçek ve ezici güç bu adamlardadır.

Herhangi bir hükümdar, birlikler oluşturup as­kerler toplar ve parayla dilediği neviden adamlar elde edebilir. Ama az önce anlattığımız tipte danış­manlık yapabilecek güvenilir kimseleri nereden bu­labilir ki? Akıllı, şefkatli, temiz, güvenilir kimseler; ülkenin ihtiyaçlarıyla, halklarının gereksinimleriy­le ilgilenen insanlar... Kuşkusuz bu önemli ve teh­likeli işte fıtrat yasasına uymak, Allah’ın tabiat için koyduğu kanunları gözönünde bulundurmak gere­kir. Bu yasaları izlemek, düşünceyi hatadan kurtardığı gibi ona ince işlerin gizli yönlerini de gös­terir. Böyle kişileri rehber edinenler ise oldukça az hataya düşer ve çalışmalarını oldukça az aksatırlar. Zira kendilerine onları yol gösterici kabul etmişler­dir. İnsanlık dünyasında büyüklü küçüklü düşülen hataların tüm nedeni Allah Teala’nın koyduğu yasalardan sapmadır.

Belli bir ülkeye ve halka gösterilen şefkat, merhamet, hamiyyet ve yardım gibi davranışların ancak köklü bireylerince yapılabileceği işte bu sabit yasaların hükümlerinden biridir. Bu, Allah Teâlâ’nın İnsanlar için koyduğu ilahi bir yasa­dır. Bir ulusla ırk veya adet bakımından bütünleşen kişi, kendisi ne kadar o ulustansa o ulusun da kendi ulusu olduğunu bilir. Dolayısıyla bu bağın içerisine girenleri muhtemel zararlardan koruma­ya, kısaca kendi çevresi ve namusunu kötülükler­den koruyup kollamaya çalışır. Bu çerçevede çok şeylere tanık olursunuz. Örneğin Suriyeli Mısırlı­ları, Mısırlı da Suriyelileri eleştirir. Ulusu belli bir şey kazanan kimse, bundan payını alır. Yine onun başına gelen herhangi bir dertten, kederden de na­sibini alır. O, hele bir devlet büyüğüyse ve halkı idare hakkına sahipse, kârdan dolayı sevinç ve neşesi çok olacağı gibi, zarar veya utanç verici bir şeyden de o derece çok etkilenir. Kendisi de bir bi­reyi olduğu halkının işlerine daha çok özen göste­rir, daha iyi olmasını herkesten çok ister ve halkı­nın başına gelebilecek bir beladan diğer bireyler­den çok daha fazla endişe ve üzüntü duyar.

Devlet yöneticisi, işlerine ancak şu iki kişiden birini vekil tayin etmelidir: Ya hiçbir kuşkuya yer vermeyecek şekilde halkından biri olan, devlet ka­demeleriyle halk arasında itibar sahibi olan ve kendisine saygı duyulan bir kişi ki; ona gösterilen say­gı ve sevgi halkı onun başına gelebilecek tehlikeleri ne pahasına olursa olsun korumaya iter ve din adet farklılaşması olsa dahi bağlarını zayıflatamaz; ya da ırk yerine din bakımından yönetici ve halkla aynı inancı paylaşan bir kişi. Bu durumda ırk ba­ğının yerini din almıştır. Kuşkusuz dinin halk ara­sındaki yeri çok daha büyüktür. Örneğin İslam dini gelenek, görenek ve ırkları farklı birçok ulusu bir araya toplamıştır. Özetlemek gerekirse din veya ırk birliği, vatanı sevip kollamaya ve onun için çalışmaya iten iki esastır.

Halkla din veya ırk bakımından bütünlük içinde olmayan yabancılar ise bir binanın inşaatında ça­lışan ve alacağı paradan başka bir şey düşünmeyen işçiler gibidir. Binanın sağlamlığı, çürüklüğü ve depremlere dayanıklılığı onları hiç mi hiç ilgilendirmez. Eğer doğru düşünceli insanlarsa aldıkları ücretin gerektirdiği kadar işi yaparlar. Kendilerine belirlenen iş sınırları dışına taşmazlar. Hizmet ettikleri halkın şerefi onları bağlamaz. Hatta halka gelen bir zarardan bunlar etkilenmezler. Zira on­lar, söz konusu halktan ayrı, kimselerdir. Eğer ora­da ekmek parası bulamıyorlarsa ait oldukları halka ve yurtlarına dönerler. İşleri esnasında dahi aldık­ları ücret dışında her şeyleriyle kendi yurtlarıyla ilişki ve bütünlük içerisindedirler. Sağlıklı bir akıl, böyle kimselerin ne kalplerinde ne vicdanlarında ne de karakterlerinde hizmet ettikleri halkın başı­na gelebilecek belalardan endişeye kapılmaya yol açacak bir saik bulunmadığını görür. Herhangi bir açıdan kendine yarar sağlayacak bir şey üzerinde dahi düşünmez. Bu ilahi yasanın ve fıtratın gerek­tirdiği bir durumdur. Doğru ve temiz olduklarını varsayalım. Kendi ülkelerinde fakirlik vs. olduğun­dan dolayı kaçıp başka bir ülkeye giden ve orada ekmek parası için çalışan yabancılar hakkındaki ka­naatiniz nedir? Bunlar için önemli olan geçinmektir ve bunu temin uğruna doğru da olabilirler yalancı da, sadık da olabilirler hain de, namuslu da olabilirler namussuz da... Ya da tüm bunlarla beraber kendi halklarının gayelerine ulaşmak, gittikleri ülkeye kendi uluslarının egemen olması için arada görevler almakla da uğraşabilirler. «Tıpkı çeşitli İslam ülkelerindeki yabancılar gibi... Bunlarda doğruluk ve emanetten çok, hainlik ve sahtekarlık gibi dür­tüler daha güçlüdür.» Geçmiş toplumların hayatla­rınısergileyen tarihleri okuyan ve Allah Teâlâ’nın insanlık için koyduğu yasaları bilen bir kişi, dev­letlerin oluşum ve gelişme dönemlerinde kendileri­ne ait kimseler tarafından yönetilip korunduğunu görecektir. Bu kimseler, devletlerinin kendileri üze­rindeki haklarının ve kendilerinin de devlete karşı olan sorumluluklarının tam bilincindedirler. Hiçbir işi yabancıların eline bağlı olmayan devletler kolay kolay düşmemiş ve gerilememişlerdir. Ama devlet kademelerine yabancı unsurun girmesi ve bunların önemli vazifelere yükselmesi, o devletin çöküş ve yıkılış alametlerinin en büyüğüdür. Hele bu yaban­cı unsurlarla çalıştıkları devlet arasında sürtüşme­ler ve kinler varsa ve bu duygular uzun yılların ese­riyse durum daha da kötü bir hal alır.

Evet, ahlaki çöküş dış etkilerden dolayı başla­yacağı gibi belli bir dinin veya ırkın mensupları arasında da zaaflar ortaya çıkabilir; şefkat ve mer­hametleri zayıflayabilir. Bunun peşisıra devlet bü­yüklerinin ülkeye gösterdikleri özen de eksilmeye ve azalmaya başlar. Devlet başkanı onların yaptık­larını takdir etmedikçe onlar da şahsi çıkarlarını ge­nel sorumluluk ve çıkarlardan önde tutarlar. Dola­yısıyla ülkede bir çözülme ve fesad kendini göste­rir. Ama yine de böyle bir durumdan doğacak za­rar, önemli işlerin yabancılara bırakılmasıyla doğa­cak zararlardan çok daha az ve telafisi daha kolay olur. Zira devlet büyükleri, ahlakları zayıflaşa, özel­likleri bozulsa dahi karakterleri ve fıtratları gereği yurdunu ve halkını tamamen batırıp yok etmez. Kö­tü bir şey yaptığında bundan kendisi de acı ve üzüntü duyar; din veya ırk açısından bir parçası olduğu halkına tekrar iyilik yapmaya başlar. Zira din veya ırk bağı ona sürekli hatırlatılmakta ve o da bunun farkına varabilmektedir.

Bu yüzden Doğu’nun özellikle de Müslüman Doğu Devletleri’nin devlet başkanları ve ileri gelenleri hakkında çok üzülmemiz gerekir. Çünkü bunlar tüm işlerinin sevk ve idaresini yabancıların ellerine bırakmışlardır. Hatta bu yabancı şahıslara gereğinden fazla sevgi beslemiş, güven duymuşlardır. Evlerinde kendilerine hizmet edenleri bile bunlardan seçmişlerdir. Daha da ileri giderek yurtlarının mülkiyetlerini de bunlara vermişlerdir. Hâlâ yabancıların, kendi toprakları üzerindeki çıkarları­nı görmemekte, nesiller boyu süren kin ve nefretlerini hissetmemektedirler. Yabancılarla yaptıkları ticari ilişkiler, onlara yabancıların emanete hıya­net ettiklerini, desteklendiklerinde ezdiklerini, iyilikleri kötülüklerle karşıladıklarını, saygıyı hakaretle cevapladıklarını, nimete nankörlükle, güvene sahtekarlıkla karşılık verdiklerini hâlâ öğretememiştir. Doğu’nun ileri gelenlerinin Allah’ın hükümlerine ve vicdanlarına dönme zamanı gelmiştir. Baş­larına gelen belalar ve karşılaştıkları olaylardan ders alıp çalışmaya başlayacakları gün hangi gün olacaktır? Kendi evlerini düşmanların ve kendilerinin elleriyle yıkmaktan ne zaman vazgeçecekler?

Ey Doğu’nun ileri gelenleri! Size ne oluyor da yabancılara rağbet ediyorsunuz. Siz onları seversi­niz de onlar sizi sevmezler. Artık hiç kuşkuya yer vermeyecek şekilde onları tanıyorsunuz. «Size bir iyilik gelirse onların canı sıkılır, başınıza kötü bir şey gelse sevinirler.» Kendi yurttaşlarınıza, dindaşlarınıza rağbet edin! Yabancıları nasıl karşılıyorsanız onları da öyle karşılayın! Göreceksiniz ki onlar daha yararlı ve samimidirler. Allah Teâlâ’nın sizi, üzerine şekillendirdiği fıtrata uyun. Aşağıların aşağısı olmamak, sapıtmamak için size emrettikle­rindeki büyük hikmetleri gözönünde bulundurun! Görmüyor musunuz? Bilmiyor musunuz? Hissetmi­yor musunuz? Sınamıyor musunuz? Nereye kadar? Daha nereye kadar?

«Allah’tan geldik, kuşkusuz yi­ne O’na döneceğiz.» (Bakara; 156)

 

El-Urvetul Vuska 
Cemaleddin AFGANİ-Muhammed ABDUH
YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer