Ana Sayfa  /  RÖPORTAJ  /  Cemaleddin Afgani / İbrahim SARMIŞ
  • Facebook da Paylaş
Cemaleddin Afgani / İbrahim SARMIŞ
  • 07-02-2015
  • 0 yorum
  • 2302 okunma
Hindistan'da da Afgani yönetimlerle uzlaşmamış, aksine onlara cephe alarak İslami ıslahat çalışmalarına devam etmiştir. İslam'ın tevhid inancına ve dünya görüşüne aykırı gelişen düşünce ve anlayışlara nasıl bütün gücü ile karşı çıktığını biliyoruz. Er-Reddü ala'd-Dehriyyin kitabını bu akımlara karşı yazdığı bir gerçektir.

1- Avrupa sömürgeciliğinin İslam coğrafyasına yöneldiği 17, 18. ve 19. yüzyıllarda İslam toplumunun büyük ölçüde tevhidi bilincin sosyal boyutunu yitirdiği inancındayız. Sizce 19. yüzyıl İslam coğrafyasında tamamen somut hale gelen sosyal ve kültürel çözülme ve sömürgeleşmeye yatkınlık karşısında yeniden yeşermeye başlayan İslami uyanış ve direniş hareketine Cemaleddin Afgani'nin sağladığı katkıların tarihi önemi nedir?

19. yüzyıla gelindiğinde İslam aleminin tevhidi bilinci yanında topluma kimliğini kazandıran bir çok şeyleri yitirdiği bir gerçektir. Bu kimliği oluşturan motifler arasında tevhidin yeri elbette başta gelmektedir. Çünkü toplumun bütün kurum ve kuruluşlarına boyasını vurmaktadır.

Tevhidi bilincin yanında müminlerin İzzet ve üstünlük bilinci de genel olarak yitirilmiştir. Tevhidin yanında toplumun bütün üstün değerlerinin korunması için gerekli duyarlılık ve hazırlık yapma bilinci de az çok kaybolmuştur. İlmiyye sınıfının bu alanda topluma ve yönetime rehberlik etme bilinci de az çok kaybolmuştur. İnsanlar arasındaki hak, eşitlik ve adalet bilinci de büyük ölçüde pörsümüştür.

Şüphesiz bütün bunları hazırlayan sebepler vardır. Herhalde bu sebeplerin başında Kur'an-ı Kerim'in mesajının saptırılması veya çığırından çıkarılması gelmektedir. Yukarıda bir kısmına değindiğimiz ve topluma kimliğini kazandıran bütün motiflerde müminlerin bilinçlerini Kur'an-ı Kerim'den almaları gerekirken maalesef bunun aksinin yapıldığını görüyoruz. Okunmasıyla teberrük etmek, geçmişlerin ruhlarına okumayla hasıl olan sevabı bağışlamak ve mirasın paylaşımında kullanmanın dışında Kur'an'ın toplumu yönlendiriciliği maalesef ortadan kalkmıştır. Onun yerini yamalı bohçaya benzemiş olan gelenek ve görenekler, mistik ve felsefi anlayışlar, hizip ve grup anlayışları, monarşik yönetimlerin dayatmaları ve ne olursa olsun ataların taklidi almıştır.

Cemaleddin Afgani işte böyle bir ortamda dünyaya gelmiş ve böyle bir manzara ile karşılaşmıştır. Sürekli geriye doğru giden bu akışı durdurmak ve toplumun İslami kimliğini rayına oturtmak için harekete geçmiştir. Bu açıdan Afgani'nin başlattığı ve yürüttüğü uyanış ve diriliş hareketi İslam siyasi ve fikri tarihinde bir dönem noktasıdır. İslam ümmetinin makus talihinin yeniden rotasına oturtulmasıdır.

2-Afgani'nin, özellikle yaşadığı dönemdeki Müslümanların düşünce örgüsü gözetildiğinde İslam'ın özüne dönüş, Kur'an'a yöneliş ve imanı amelleştirme çağrısının değeri ne anlam ifade ediyor?

Afgani, uyanış ve diriliş hareketini başlattığı zaman İslam dünyasında riyazat ve nazariyatla uğraşan ulema dediğimiz insanlar elbette çoktu. Ama hepsinin ortak özelliği taklitçi ve gelenekçi olması, oluşmuş ve kabuklaşmış çemberi kıracak ve toplumu uyandıracak ileri görüşlülükten uzak olması ve İslam'ın öngördüğü eşitlikçi, adaletçi, istişareye dayanan yönetimden sapmış bulunan yönetimlere teslim olmalarıdır.

Afgani bu geleneği bozmuştur. Taklidin insanları ileriye değil, geriye götürdüğünü ve mutlaka aslından kötü olduğunu söylemiştir. Cahiliyye Araplarını diriltip tarihin eşsiz nesli yapan Kur'an-ı Kerim'in diriltici mesajına mutlaka dönmek ve ona göre hem toplumu hem de yöneticiyi ıslah etmek gerektiğini belirtmiştir. Taklidin kötülüğü konusunda şöyle demektedir:

"Tecrübeler ve zamanın olayları bize öğretti ki her ümmetin taklitçileri ve başka ümmetlere hayran olanları, düşmanların nüfuz etmesi ve bünyeye girmesi için o ümmet içinde birer gedik ve pencere olurlar. Onların zihinleri ve duyguları vesveselerin yuvası ve desiselerin merkezi durumuna gelir. Hatta taklit ettiklerine karşı duydukları sonsuz hayranlık ve onları benimsemeyenlere duydukları aşırı nefret sebebiyle ümmetin fertleri için en büyük musibet ve tahkir kaynağı olurlar."

Düşünce olarak Afgani'ye ait olan Muhammed Abduh'un makalelerini Türkçe'ye çeviren Mehmed Akif'in "Doğrudan doğruya Kur'an'dan alıp ilhamı-Asrın idrakine söyletmeliyiz İslam'ı" mesajını Afgani ortaya koymuştur. Geleneksel birtakım kitapları din olarak okumadan önce, Kur'an'ı okuyup anlamamız ve amel haline getirmemiz gerektiğini söylemiştir. Hem kendi talebelerinin hem de onların yetiştirdikleri insanların bu söylemi gerçekleştirdiklerini, bu düşünceden hareketle toplumu Kur'an ile eğittiklerini ve kısa bir zamanda çok sayıda tefsir yazdıklarını görüyoruz.

İmanı amelleştirmeye gelince, Afgani'nin hayatı bunun açık kanıtıdır. Başkaları gibi klasik bir alim veya şeyh olsaydı o da bir yerde etrafına birkaç öğrenci veya birkaç mürid toplar, hayatını bu nazari bilgileri onlara öğretmekle geçirirdi. Ama kendisi böyle yapmadı. Yönetimi ıslah etmek ve İslami kimliğe kavuşturmak için o günün hemen bütün yönetimleriyle diyalog kurmuş ve İslamileştirmek için elinden geleni yapmıştır. 0 gün İslam alemini yöneten Afganistan, İran, Mısır ve Osmanlı yönetimleriyle uzun bir diyalogu ve mücadelesi olmuştur. Ancak gerek yöneticilerin bu kıvamda olmamaları veya samimiyetsizlikleri, gerekse II. Abdulhamid'in Şeyhulislam'ı Haşan Fehmi Efendi gibi ulemanın basiretsizliği sebebiyle bu çabalar maalesef amacına ulaşamamıştır.

İmanın amelleştirilmesi ve müminlerin bilinçlendirilmesi konusunda bir hatırayı nakletmek istiyorum. Suriye'nin Nusayri-Sosyalist yönetimi ajanları tarafından şehid edilen merhum Ahmed es-Serhani anlatmıştı. Anlattığına göre Afgani bilinçlendirme ve ıslah çabalarını her düzeyde yürütüyordu. Mesela tarlada çift süren çiftçinin yanına varır, onunla beraber öküzlerin ardından yürüyerek Kur'an'ın anlamını anlatır, emperyalistlerin İslam alemini sömürdüklerini, Müslümanların geri kaldıklarını, yönetimin bozukluğunu, Müslüman olarak hepimize sorumluluk düştüğünü söyler ve ashabın hayatından örnekler verirdi. Çift süren Müslüman ile beraber saatlerce bu şekilde gidip gelerek bilinçlenmesi için elinden geldiği kadar uğraşır ve taklidi bırakıp Kur'an'a dönmemiz gerektiğini anlatırdı.

İmanın amelleştirilmesi noktasında Afgani'nin hayatı eşsiz örneklerden biridir. Bir yandan talebeler yetiştirir, bir yandan bozuk yönetimlere karşı mücadele eder ve ıslah olmaları için uğraşır, bir yandan kitleleri uyandırmak ve bilinçlendirmek için gayret eder, bir yandan makaleler yazar ve konferanslar verir, sürekli seyahat ve ziyaretlerde bulunur, bütün maddi imkânlarını bu amacın gerçekleşmesi için harcar. Yerine göre İslam inkılapçısı, yerine göre davetçi ve eğitimci, yerine göre abid ve mürşiddir. Muhammed Ebu Zehra'nın deyişiyle Şark'ın gürleyen sesidir.

3-Afgani ve Abduh tarafından çıkartılan, Urvetu'l- Vuska Cemiyeti tarafından finanse edilen ve İslami dergiciliğin ilk örneğini oluşturan Urvetu'l-Vuska dergisinin 19. yüzyılda İslami mücadeleyi yükselten, müslüman topluluklar arasında iletişimi sağlayan bir medya aracı olarak kullanılmasının sınırlar ötesi önemi, daha sonraki İslami hareketler tarafından ne kadar kavranabilmiştir?

Afgani ve Abduh'un İslam alemini uyandırmak, emperyalizme karşı bilinçlendirmek ve emperyalizmin zulmünü aleme teşhir etmek düşüncesiyle çıkarttıkları el- Urvetü'l-Vuska dergisi uyanış ve ıslahat hareketlerinin öncülüğünü yapmıştır. Deyim yerindeyse lokomotifi olmuştur. Ondan önce de, bilhassa Mısır'da kimi yayınların yapıldığı bir gerçektir. Ancak hiçbiri el-Urvetü'l-Vuska gibi Müslümanların başına çöreklenmiş bozuk yönetimleri eleştirdiği gibi Batı emperyalizmini de kendi yurdunda eleştirdiği söylenemez. Özellikle ümmetçi ve dirilişçi mesajı bu yönde piyasaya çıkacak olan yayınların öncüsü olmuştur. Bu mesajın İslam aleminde yeterince kavrandığı ve geniş kitlelere ulaşacak boyutlarda gerçekleştirildiği söylenemez. Halbuki İslam'ın peygambere yüklediği ilk görev tebliğdir ve bu tebliğle beraber uyarmadır. Bunun da yazılı ayetlerle olduğu bilinmektedir. El-Urvetü'l-Vuska bu bağlamda büyük bir rol oynamıştır. En büyük dileğimiz, günümüzde bu alanda meydana gelen gelişmelerin toplumun bütün kesimlerini kapsayacak boyutlarda gelişmesi, soyut zihin jimnastiklerinden sıyrılıp Kur'an'ın potansiyeli ile yüklü olması, iç çatışma ve tartışmalardan uzak evrensel İslam mesajını herkese taşımasıdır. El-Urvetü'l-Vuska'nın niteliği ve mesajı budur. Bir yandan kendi insanımızı Kur'an ve sahih sünnetle yüzyüze getirirken, bir yandan da içinde bulunduğu acıklı durumdan kurtulması ve emperyalizme son verip Allah'ın öngördüğü kendi egemenliğini kurması için yetiştirmesi hedef olmalıdır.

4-Afgani bid'at, hurafe, mezhep taassubu, istibdat ve kaderciliğe karşı çıkışı ile geleneksel din anlayışına; Batı işgalciliğine, Aligarh Hareketi'ne yönelttiği eleştirilerde görüldüğü gibi emperyalizmle uzlaşmaya ve pozitivizme karşı çıkışıyla da Batıcılığa, güncel ifadesiyle modernizme tavır alıp ıslahatçı - inkılapçı bir tevhidi mücadele çizgisini yükseltme çabası içinde olmuştur. Ancak dün Afgani'nin örneklendirdiği kimliği İslami mücadele kadrolarının gözünden düşürmek için türlü iftiralarla suçlayan İngiliz ve Fransız entelijansiyasının onun hakkında düzmece belgeler neşrettiklerini Müslüman araştırmacılar ortaya çıkarmışlardır. Bugün de bu ithamlar sürmektedir. Bunun yanında Afgani'nin bazı entellektüeller tarafından "modernistlik", "resmi İslamcılık", "işbirlikçilik" suçlamaları ile değişik bir açıyla itham edilmesini nasıl açıklıyorsunuz?

Yukarıda belirttiğimiz gibi Afgani inkılapçı bir ruha sahiptir. Her zaman İslam'dan ve onun egemenliğinden yana olmuştur. Yanlış bir din anlayışı adına Müslümanları istismar eden bozuk yönetimler olsun, emperyalizmin her türlüsü olsun, Afgani emperyalizmin tümüne karşıdır. Sözüm ona müslüman yönetimlerle uzlaşıp onların varlığını sürdürmelerine göz yummadığı gibi batılı emperyalistlere de asla kucak açmamıştır. İslam aleminde egemen güçler tarafından sürekli sürgüne gönderilmesi ve takibat altında tutulması bunun kanıtı olduğu gibi batılı güçlerin ona cephe alması ve sesini kısmak için her yola baş vurması da bunun şahididir.

İstanbul'da II. Abdulhamid'in etrafında bulunan çoğu dalkavuk ve çıkarcılar, bağnaz ve softa kişilerle uzun mücadelesi olduğu gibi Mısır'da yarı aydın ve bağnaz o günün Ezher eğitim kadrolarıyla da mücadele etmiştir. Her iki mücadelesinden dolayı çok sıkıntılara maruz kalmış, hatta gerçekleştirmek istediği ıslahat ve eğitim faaliyetlerinin amacına ulaşması da bir ölçüde engellenmiştir. Geri kalmışlıktan kurtulmak için bilim ve sanatta ilerlemek gerektiği yolundaki mesajlarının nasıl saptırıldığı ve istismar edildiği, aleyhinde kampanyalar için nasıl paravan yapıldığı bilinmektedir.

Hindistan'da da Afgani yönetimlerle uzlaşmamış, aksine onlara cephe alarak İslami ıslahat çalışmalarına devam etmiştir. İslam'ın tevhid inancına ve dünya görüşüne aykırı gelişen düşünce ve anlayışlara nasıl bütün gücü ile karşı çıktığını biliyoruz. Er-Reddü ala'd-Dehriyyin kitabını bu akımlara karşı yazdığı bir gerçektir. Ne ad altında olursa olsun, Afgani İslam'ın tevhid ilkesine ve dünya görüşüne aykırı düşen her türlü anlayışa karşı olmuştur. Allah'ın dininin egemen olması için çalışmıştır. Her türlü bid'at ve hurafeye karşı çıktığı ve gidermeye çalıştığı gibi, yenilik veya modernizm adı altında İslam'a aykırı gelişen her anlayışı da reddetmiştir. Bu bakımdan bir yandan muhafazakâr ve bağnaz Müslümanlar kendisine cephe aldığı gibi modernist ve batıcı yenilikçiler de ona karşı olmuştur. Ama bütün bu karşı çıkışlara rağmen kendisi bugün gittikçe güçlenen sahih bir İslam anlayışı ve Allah'ın hakimiyetinin kaçınılmazlığı noktasında alabildiğine genişleyen ve büyüyen bir çığır açabilmiş ve ümmete kurtuluş yolunu göstermiştir. Müslüman rönesansının lideri ve bağımsızlık hareketlerinin meşalesi olmuştur.

Şark dünyasında durum böyle olduğu gibi Avrupa'da da bundan farklı değildir. İslam inancını çarpıtarak kadercilik ve tembellik dini olarak göstermeye çalışan Ernest Renan'a verdiği cevaplar ve yaptığı konuşmalar Batı ile uzlaşmadığını ve hiç bir şey için İslam'ı feda etmediğini göstermektedir. Onun içindir ki gittiği her yerden çıkarılmış ve çalışmaları yasaklanmıştır.

Bütün bunları göz önünde bulundurmak Afgani'nin uzlaşmacı, İslam'ın tahrif edilmesi anlamında modernist ve doğulu olsun, batılı olsun yönetimlerle işbirlikçi olmadığını söyleyebiliriz. Zaten böyle olsaydı bu geniş coğrafyada kendisine bir yerde karargah kurar ve oradan aleme mesajlarını ulaştırmaya çalışırdı. Fakat ne yazık ki o günün gerek Müslüman yöneticileri ve gerekse batılı emperyalistler bu kadarcık bir yeri bile ona çok görmüşlerdir.

Ona bu tür suçlama ve karalamada bulunanlar, soruda da belirtildiği gibi, başta muharref din kültürünü savunanlar, bağnazlık ve taklid bataklığında debelenenler, İslam dışı yönetimlerle uzlaşmış bulunanlar, gölgelerinden korkan ve hakkı söylemeye cesaret edemeyen ödlekler, dünyalarını emperyalizme satmış ve ahiretlerini yitirmiş olan hainler, emperyalizmin ajan ve provakatörleridir. İslam aleminin uyutulduğu sürece daha rahat sömürüleceğini bilen ve bunun için uyandırmaya çalışan alimlere, mücahitlere, ıslahatçılara çamur atarak halkın gözünden düşürmeye çalışan, seslerinin kitlelere ulaşmasını engelleyen veya çarpıtan emperyalizmin güdümlü temsilcileridir. Onu karalayan ve suçlayanlardan kimileri de, samimiyetlerine rağmen, çağının gerisinde kalan ve gerçekleri hala ulusçuluk, şovenizm, saltanat, mezhepçilik ve bölgecilik bazında görmeye çalışanlardır. Bunlardan bir asır kadar önce yaşadığı-halde dünyada olup biten bütün gelişmelere rağmen gerçekleri yakalama ve çözüm getirme noktasında bu gibi kişilerden çok önde olması ne kadar büyük bir kişi olduğunu göstermeye yeter. Bu gerçekleri, Afgani ile ilgili yaptığım iki tercümede olsun, onunla ilgili okuduğum bütün kaynaklarda olsun, müşahade ettim. Bütün bunlara rağmen onu hala gerçek kimliğiyle anlamayanların ya anlamaktan aciz zavallılar olduğunu ya da maksatlı ve cahiliyye bakış açılarıyla baktıklarını söyleyebiliriz.

5-Bugün Cemaleddîn Afgani'nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenenlerin çizgisinin Kur'an'ı bir yaşam biçimi olarak anlamak konusunda daha olumlu düzeylere ulaştığı kanaatindeyiz. Cemaleddîn Afgani'nin faaliyetlerini kendi ortamı içinde ve o ortamı besleyen fikri arka planı düşünerek değerlendirdiğinizde Afgani'nin eksiği ve yanlışı olarak gördüğünüz hataları nelerdir? Ve bu hataları yine kendi şartları içinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cemaleddin Afgani'nin tezlerini tahkik ve tashih ederek sahiplenenlerin bugün Kur'an'ı yaşam biçimi olarak anlama noktasında daha olumlu düzeylere ulaştığına biz de katılıyoruz. Şüphesiz her hareketin öncüleri birtakım olumsuzluklarla karşılaşır ve sapmalara maruz kalırlar. Bu onların samimiyetsizlik ve cahilliklerinden ziyade, o bağlamda öncü olmalarından kaynaklanmaktadır. Bu da onlar için leke değil, bir tecrübedir.

Afgani'nin hareketinde de böyle olmuştur. O günün şartlarına baktığımız zaman şu manzara ile karşılaşıyoruz. Şark dünyası mistisizmin bilinmezlikleri ve taklidin karanlığı içinde bocalamaktadır. Yönetimler Allah'ın dininden uzak keyfi veya acizdir. Halk İslam'ın cahilidir. Akıl çok yerde muattal bırakılmıştır. Kur'an'ı anlayıp toplumu ona göre şekillendirmeyi tatil etmiştir. Emperyalizm ise madde alanında dev adımlar atmış ve İslam aleminin kanını emmektedir. Bütün bu olumsuzluklar içinde hamle yapan ve akışın yönünü değiştirmeye çalışan insanlar elbette birtakım olumsuzluklar ve yanlışlara düşecektir. Bu da normaldir. Önemli olan bu yanlışlar üzerinde ısrar etmemek ve yeniliğe açık olmaktır. Afgani'nin çalıştığı şartlar bu şekildedir.

Bunları göz önünde bulundurduğumuzda gayb konularında söz söyleme, kimi nassları izah etme noktasında bazı yanlışların yapıldığı düşüncesindeyiz. Çünkü gayb konularında söz sahibi akıl değil, vahiydir. Kimi nassların tabiat kanunları yahut pozitif bilgilerle açıklanması noktasında da aynı düşünceyi taşıyoruz.

Diğer taraftan yönetimin ıslahı ve Allah'ın dininin egemen kılınması noktalarında da Afgani'nin belki o günün şartlarında normal karşılayabileceğimiz, ama sonuna kadar savunmamız mümkün olmayan kimi yanlışları olduğu kanaatindeyiz. Mesela, o gün toplum fertlerinin Müslüman oldukları gerçeğini gözönünde bulundurarak bir yerde inkılap ve ayaklanmalarla yönetimi ele geçirme çabalarını belki makul görebiliriz. Ama bugün bu tezi dört dörtlük savunmamız biraz zordur. Nitekim en yakın talebesi Muhammed Abduh'un da yolun yarısında metod değiştirmesi ve inkılap ile ayaklanma yerine nesil yetiştirmenin daha isabetli olacağına karar verdiğini görüyoruz. Hemen belirtelim ki bu tezin şartlan içinde değerlendirilmesi ve bir yerde İsabetli olmayacağı söylenebileceği gibi başka bir yerde isabetli olduğu söylenebilir. O bakımdan ne tümden katılmak, ne de tümden gözardı etmek gerekir. En doğrusu kendi şartları içinde değerlendirmektir.

Yine o günün şartları göz önünde bulundurularak bozuk yönetimlerden ve emperyalizmden kurtulmak adına aslında İslam'ın tabiatına ve Rasulullah'ın inkılap sünnetine aykırı olduğu için olumlu gözle bakamayacağımız milliyetçilik fitnesine sarılmasıdır. Afgani döneminde bu akım gittikçe güçleniyordu. Bağımsızlık hareketleri de yaygınlaşıyordu. Afgani, mevcut kötü yönetimlerden kurtulmak için milliyetçilik silahını da kullanma yoluna gitmiş ve bu akımın kimi temsilcileriyle ilişkiler kurmuştur. Hatta bozuk yönetimden halkın kurtulması için kişilerde bu ruhu alevlendirmiştir. Bir yerde meşru gaye için meşru olmayan vasıtaya başvurmuştur.

Elbette bu davranışı tasvip etmek mümkün değildir. Çünkü Hz. Peygamberin sünnetine açık bir şekilde aykırıdır. Merhum Seyyid Kutub'un dediği gibi, Hz. Peygamber doğu ve güneyde İran'ın, kuzeyde Bizans'ın işgali altında bulunan Arap yarımadasını emperyalizmden kurtarma sloganı ile ortaya çıksaydı belki karşılaştığı zorluk ve engellerden birçoğu ile karşılaşmadan Arapları etrafına toplar ve bu hedefi gerçekleştirdikten sonra onlara Allah'ın dinini daha rahat bir şekilde benimsetebilir, hatta kurtarıcı kahraman olurdu. Ama Allah'ın dininin tabiatı bunu kabul etmez. Çünkü tağutun İranlısı, Bizanslısı ve Arabi arasında fark yoktur. Onun için meşru hedefe ancak meşru yolla gitmiştir. Bu meşru gidiş neticesinde de Allah'ın dini sahih olarak yerleşmiş ve insanlar milliyetçilik dinine değil, Allah'ın dinine girmişlerdir. Bu bakımdan Afgani'nin Mısır'da Urabi gibilerle OsmanlI'da Türkçüler'le bu şekilde bir ilişki içinde olması kendi şartlarında denize düşen yılana sarılır kabilinden belki makul karşılanabilir, ama savunulamaz. Masonlukla ilişkilerine de aynı ölçü ile bakıyorum. Allah rahmet eylesin. 

Not: Bu makalede yer alan görüşler yazara aittir ve Urvetü'l Vuska'nın editöryel politikasını yansıtmayabilir.

YORUMLAR
Henüz Yorum Yok !
Diğer